Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
31 Mart, 2020, 20:36:28 ÖS
45465 Mesaj 7105 Konu Gönderen: 569 Üye
Son üye: Umut
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
mustafa kaya  |  Yazılarım  |  Serbest  |  NOT DEFTERİMDEN 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 17 Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: NOT DEFTERİMDEN  (Okunma Sayısı 65996 defa)
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #15 : 25 Mart, 2011, 15:19:15 ÖS »


KARARSIZLIK

....havalar yeniden soğudu.Kış günleri gibi sıkı sıkı kuşandı,yakın markete gitmeliydi ev için alışveriş yapıp dönecekti.Tam çıkmaya hazırlanırken ne düşündü,aklına ne geldi-gitti bilmiyordu,karar değiştirdi giyindiklerini bir bir çıkartmaya başladı.Yüzü asılmış bu kararsızlıktan hiç hoşnut olmamıştı.Aslında dışarı çıkmak için bir bahaneye sarılmıştı ama tam emin değildi.Ne yapsa boştu,bu yalnızlık,ve bir başına gecelere,gündüzlere hayata katlanmak bazen öyle zor geliyordu ki,işte,ne yapacağına karar veremedi yine.Canı çok sıkılıyordu,hiçbir şey yapmak gelmiyor içinden,pencereye yaklaştı dışarı bakındı,cadde tek tük insan ve araçlardan ibaret,sıra sıra dizilmiş dükkanlar ve arsız vitrinler.Donuk ve heyecansız bir iki dakika öyle kaldı.Odasına bakındı gardorabı açtı giysilerine baktı dudaklarını kıvırdı,bir ikisini şöyle çevirip baktı,mutfağa geçti bulaşık makinası ağzına kadar doluydu,temizleri çıkartmalıydı bir iki aldı koydu vaz geçti,buzdolabına yöneldi,akşamdan kalan yaprak sarmasından bir tane aldı, gül reçeline parmağını daldırdı,beyaz peynirden kopardı,yaş pasta dilimine dönüp bakmadı bile,siyah zeytinden bir aldı,bir daha,bir daha ( gemlik zeytiniydi özlemiş gibi saldırdı beş tane yemişti)..yaa ne yapıyordu,kendine gel Gül,dedi ve buzdolabından uzaklaştı yatak odası öyle dağınıkça duruyordu,düzeltmeye koyuldu sıkıldı,yaptığı işten caydı öylece bıraktı,oturma odasına geldi bilgisayarı fark etti onu açtı,oradan balkon kapısını açtı(neden açtığını bilmiyordu)tekrar mutfağa gitti demliği temizledi (çay mı içecekti kararsızdı)su koydu ocağı yaktı,mutfaktan çıktı odanın bir penceresini açtı,duvar aynasının önünde durdu,aldığı kilolara nefretle baktı dişerini kontrol etti göz altlarındaki çizgileri kontrol etti,eli saçına gitti yaptırdığı son boyadan hiç memnun değildi,eğildi bir şey dikkatini çekti,gözlerini iyice ayırarak baktı evet beyaz teller,saçlarının arasına ne kadar gizlenseler beyaz saç telleri çoğalmış durdurulması imkansız hale gelmişti,adeta topraktan fışkıran otlar gibi sürekli artıyorlardı,canı sıkılmadı değil,hemen ayrıldı aynanın karşısından mutfağa koştu kaynayan sudan bir kupa doldurdu nase-cafe kavanozundan miktarınca aldı biraz süt tozu dedi,odaya döndü oda çok soğumuştu titredi pencereyi balkon kapısını kapattı,söyleniyordu kendisine kızıyordu,yaşadığı şu yalnızlığının suçlusu olmamasına rağmen ve daha ne kadar bu yalnızlığa katlanabileceğini bilmiyordu,üşümesi geçmişti üzerine aldığı hırkasını annesi örmüştü,terlikleri ayağındaydı sıcacık tuttuğundan memnundu,pc.nin karşısına geçti,ondan bir mesaj var mı diye baktı ah evet iki tane gelmişti,kahveden bir yudum çekti okumaya başladı:”.. iyice inandım ki aradığım yazı arkadaşım sizsiniz,yazdıklarınızı tekrar tekrar okuduğumda benimle aynı heyecan duygu coşku ve özlem duyguları ile dolu dolu yüreğinizi gördüm,o minik güvercin kalbiniz merhametin şefkatin merkezi,iyilikler eken ve iyilikler biçmeyi bekleyen kalbinizi bana hissettirdiniz,burada istanbul’da o kadar güzel çizgiler var ki insan birini sevince,her şeyde ondan parçalar buluyor,sahilde bir bank orada ikimizi düşündüm biliyorum ki birbirimize sarılıp kalmışızdır,bak bir vapur geçiyor mesela,mavi suyun sevinçleri dalga dalga,kollarınızı açmış bana koşar gibi geldiğinizi hayal ediyorum,deniz ve şehrin görselliği aldığım haz,senden ruhuma dolan nefes gibi,martılara ne demeli peki,senden haber getirme yarışı yapıyorlar gibiler gün boyu öpüyorlar beni..” , okudukları karşısında ne yapacağını şaşırdı hiç beklemiyordu kahvesinden üst üste içti hatta ağzını ve dilini yaktığını sonradan anladı,kupasını bir kenara koydu okumaya devam etti : “..ah size komşu olmak ne güzel olurdu beni yemeksiz bırakmaz konuşulmadık konu da bırakmazdı iki geveze kuş gibi gökyüzünü rahatsız ederdik,duygularınız o kadar güzel ve sımsıcak ve dokunulamayacak kadar temiz,bunları hissetmiş olmanız kendinizi duygularınızın güzelliğine bırakışınız fevkalade içten ve samimi hatta tam bir incelik ve güzellik..” mesaj burada bitiyordu ve şaşkındı,kendisi için iyi güzel şeyler yazılmıştı,ve bu durum biraz heyecan yaptı,kendini toparladı sakinleşince de neler yazacağını düşündü ve hemen cevap yazmaya koyuldu :”..canım gobitçimmm( kendisine gobitçi demesini o istemişti),moralının keyfinin iyi olduğuna sevindim,pamuk kalbinde tüm güzelliklerin gerçekleşmesini diliyorum..sen her şeyın en güzeline layık birisin canım yaa..bende isterdim,.. elin elimde başımı omuzuna koymak isterdim o bankta,hayali bile güzel sen benim sonsuza dek gobitçimsinn..sana yazamasam da bil ki hep aklımdasın,yüreğimin başköşesindesin..ben seni anlamak istiyorum gobitçi..anlat bana..neden köşe bucak saklıyorsun hislerini,kendini,hakkında fazla bilgiye sahip de değilim,hatta ben senden cesaretliyim , çünkü senden hiçbir şeyimi saklamadım.. hem sen denize aşık birisisin..asla boğulmazsın..))neden kapatamadın yaralarını onca yıl..anlat bana annemm yaa..yeter bu kadar gizemli kaldığın..tanışalı 3 yılı geçti..hala bana anlatmayacak mısın yarlarını..seni sarıp sarmalayacak iyi gelen sevgiye ihtiyacın var..yaralarını da iyileştiren sevgiye ihtiyacın var çok , insanız nihayetinde..hayırlısı be gobitçi...ne diyem..dilerim hayatta her şey en az,güzel yüreğin kadar güzel olur..tüm duaların kabul olur…” bu mesajı gönderiyordu gerçekten merak ediyordu gobitçi diye seslendirdiği insanı.Şundan emindi çok sağlam ve güvenilir biriydi,keşke daha cesur olsa daha atak ve net,kendisine açılsa hatta daha ileri gitse beni bulsaydı yalnızlıklarımıza son verecek kaynaşmayı düşünmeye cesaret etseydi keşke.Bunları aklından geçirdiğine inanamıyordu son söyledikleri kendisi için de fazla cesur duygular sayılırdı, hangi durumlar yaşadı da insanlara (kadınlara) küsen ürkek ve cesaretsiz bir hayatı tercih etmiş olabilir diye düşündü  ,elimden geleni yapabilsem diye son noktayı kafasında koydu.Yerinden kalktı kendini yorgun hissediyordu doğru yatağa koştu yorganı çekti kıvrıldı kaldı,gözleri ağırlaşmış bedeni kırgın ve üşümüştü,bütün gece uykusuzluk çekmiş gibi uyku modundaydı,daha fazla dayanamadı uyuya kalmıştı,uyandığında okunan ezanların hangi vakit olduğunu seçmeye çalışıyordu,eywaahh dedi akşam ezanları bu dedi,karanlık iyice çökmüş kendisi de üşmüştü,her tarafı kırılıyordu,inliye sızlaya söylene söylene kombiyi yakmaya yöneldi,hiç tadı yoktu,tatsız-tuzsuz bir gün geçirmişti,önce ışıkları yaktı ferahladı odalara alışmaya çalıştı evi yokladı herhangi bir koku olup olmadığını anlamaya çalıştı,eğilip mutfağı kontrol etti, meyve tabağına yöneldi bir elma aldı (son zamanlarda yeşil elma yiyordu) kuvvetlice ısırdı,sulu ve rahatlatıcıydı,ikinci kez dişledi,toparlanmak için bu daha iyi gelmişti elmayı bitirmeye koyuldu,bir yandan da kendisini uykuya bırakmadan önce çıkmak isteyipte evde kaldığını , pc.de mesajlarını okuyup tek cevap mesaj yazdığını sonrası dedi gün boyu demek uyumuştu ...


20.04.2013 / üsküdar
mustafa kaya







Sonev’in günlüğü – 4


..dün geç açan güneşe kızdım sabah öyle kapalı ve serin bir hava vardı ki canım okula hiç gitmek istemedi ben böyle havalarda yaşama sevinçlerimi bulamıyorum derin boşluklar uçurumlar varmış gibi hissediyorum çaresiz yola koyuldum ,git gide hava kapandı güneş saklandı ne gök mavi ne de deniz lacivert, içimde sessiz bir dünya bugün nasıl akşam olacak diye çevreme duygusuzca bakıyorum arkadaşlarım bende bir hal var zannı ile bakışlarını anlamlı dikiyorlar bana, arada bir onlara doğru gülümseyerek “bak işte buradayım” der gibi her şeyin yolunda olduğu hissini veriyorum birinci ders ikinci ders üçüncü ders dördüncü ders hayır hayır hiç biri mutlu etmeye, içimdeki sıkıntıları unutturmaya yetmedi, oysa hayatımı güzelleştiren o kadar mutlu imkanlara sahibim ki ,hayatımın sessiz akışını canlandıran bir çok güzel olayların içinde oldum,yakın zamana kadar ciddi acılar görmedim ama ara ara ruhuma dolan sıkıntılarımın sebebini bilmek isterdim,işte bugün böyle bir belirsizlik ve sıkıntı canımı acıtıyor ,doğum günüme denk gelen bu rastlantı için ve mutlu bir aile fotoğrafı içinde olduğum için Rabb’ime hamd etmeliyim çünkü sevinçlerin yanında kederler ve hüzünlü durumlar insanı hep takip eder,her güçlüğün yananda bir kolaylık,her kolay işlerin akabinde zorlu işler de insana isabet eder bu gerçeği bilerek hayatı okumak gerek,bu günü nasıl geçireceğimi yine düşünmeye başladım öğle sonrası dersler de beni açmadı işte öylesine içi boş bir gün gibi geçti zaman, eve geldiğimde müzik dinlemek ihtiyacını hissettim kendimi müziğin notalarına bıraktım hiçbir şey düşünmeden öylece yorgunluğunu çıkaran biri gibi hareketsiz uzandığım divanda dalıp gitmişim ,burnuma tarçın elma kekik ıhlamur kokuları geliyor uzaklaşan ve yakınlaşan sesler duyuyorum gözlerimi açıyor tekrar kapıyorum kaç kez tekrarladım bilemiyorum ismim mi çağrılıyor, rüya mı ? gerçek hayattan mı yoksa uyku dünyasından mı ? açıp kapanan gözlerim daha da ağırlaşıyor bir sağa bir sola dönmekten vazgeçip kulak veriyorum ortamı dinliyorum “..ikindiden sonra uyunur mu…hiç doğru değil..insan hasta bile olur muş..” annem mi söyleniyor kendimi toparlayamıyorum gerçekten tuhaf bir ağırlık hali isteksiz bir durum müzik hala çalıyor kulağımda açık kalmış Mustafa ceceli söylüyor “ yağmur ağlıyor.. Yağmur ağlıyor ikimiz için/ Hem ağlıyor hem siliyor maziyi /Kaderimdin hayal oldum şimdi /Aşkımız bitti masallar gibi..” kulağımdan çektim müziği toparlanmalıyım saate bakıyorum saat 18.45 …



Mustafa kaya
23.03.2011/Çengelköy
www.mustafakaya.net
« Son Düzenleme: 23 Mart, 2019, 11:48:45 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #16 : 25 Mart, 2011, 15:21:18 ÖS »

hazel’in günlüğü - 4


....gülmeyi terk ettiğim günlerin birinde çocukluğuma dönmeyi o kadar istedim ki bir çocuk parkına kendimi attığımda.Ne ruhumun ay ışığı, iyilik güzellik doğruluk duygularımı görebiliyordum çevremde , ne de yasını tuttuğumuz acılara gereken değeri veren toplumsal refleksleri.Sıvası dökülmüş duvarlar gibi bakımsız ve mutsuz , ve kalbi niyetleri düzgün olmayan insan davranışları ruhumu incitiyordu.En güzel huzuru ve dinlenmeyi ve tertemiz saf arı görünüşleri ancak çocuk yüzlerde görebiliyordum , onların lekesiz sözleri , iyi güzel sevgi içtenliği ruhuma huzur ve güven aşılıyordu.Bu parka uğrayış nedenim de çocukların parkta sevinç seslerini dinlemek , mutluluk olan bir arayışa kendimi bırakmak duygusuydu.Kapandığım iç dünyamdan çıkıyordum ,  çocukların tahteravan çığlıklarından , salıncak uçuşlarına , oradan kayma heyecanlarına kadar her bir eğlence oyun çeşitleri beni mutlu ediyordu.Kent hayatının açmaz ve çıkmazları ben merkezci davranışları yüzünden insanlar giderek birbirleriyle yabancılaşıyor yalnızlaşıyorlardı.Mavi göklerin bulutlarına çevirdim başımı yalnızlığım geçiyordu sanki her bir bulutla.Ve çocuklar insana yalnız olmadığını durmadan hatırlatan bakışları , her birinin gözleri yıldız dolu ışıl ışıl apaydınlık oluşları yeniliyordu hayatı .Ailelerini düşündüm yüklü dertleri saklı acıları olan.Ve her çocuk , insana bir hayal yükler , insana düşler kurdurur ,bugün buna çok ihtiyacım oldu.Kısa fakat anlamlı bir düşünce zemini buldum burada,hayatı ve insanları çözmede özeleştiri , bir fikir jimnastiği yapmak gerçekten iyi geldi.Çocukların dünyası bir eğlence parkının , insanı bu kadar etkileyeceğini düşünemezdim. Aradığımı bulmuştum ve yeterince dinlenmiştim , hem ruhen hem bedenen . Artık eve dönmeliydim ,içimde birikmiş tüm yalnızlıkları bir kenara bırakarak yarınlara kendimi hazırlamalıydım . Bana sahil ve boğaz havası iyi geliyor ,okula gelirken ve eve dönerken bunu hissediyorum,çocuk parklarında o minik fakat büyük umutların gözbebeklerini keşfe çıkmak da güzeldi ,kalbimle dış dünya arasındaki anlaşmazlıkları seçmeye çalışmıştım ,saat 17.50 içimden koşmak hissi geldi birden ,sahi koşmalı mıyım ? keşke geniş bahçesi ya da arazileri olan bir yeşil yamaçta kurulu evimiz olsaydı çizgi film “heide” gibi koşup tırmanıp yuvarlanıp gelincikler papatyalar mor dikenli çiçeklerle selamlaşsaydım ,patikalarda yürümek otlayan sürülere rastlamak soğuk su pınar başlarında serinlemek, kanatları renk renk kelebeklerle tanışsam onlarla yarışsam, uç uç böceklerini fark etsem ,mor menekşelerin büyüsüne kapılsam …ah keşke fakat bunların hiç biri mümkün değil , kent yaşam tarzı öyle alışkanlıklar ve dayatmalar içinde tutuyor ki bizleri, ne yöne çevirsem başımı beton duvarlar, metal kuleler taştan binalar . Az önce zihin dünyamdan geçirdiğim hiç bir şeyi gerçekleştirmem tabi mümkün olamazdı , ve böyle bir yapılaşma fotoğrafının içinde insanoğlu sıkışık halde yaşamak zorunda , ve bu yüzden özlemi de,dere tepe ,dağ bayır ,kırsal genişlikler ve köy ortamlarıdır,şimdi , yine kendimi kuyuya düşen çocuk gibi hissettim mahzun ve endişeli ürkek ve kırılgan , çünkü şehrin beton binaları arasından eve gelmiştim , ne kırlara rastladım gelincik papatya uç uç böcekleri ile selamlaştım , ne de sevimli şirin su kaynaklarına ..



24.03.2011/Çengelköy
Mustafakaya.net
« Son Düzenleme: 07 Mart, 2017, 20:23:31 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #17 : 29 Mart, 2011, 14:40:52 ÖS »

Hüma’nın  günlüğü  -  1

…ne yaptıysa olmadı anlam ve imkanlarını yitirmiş gibiydi baktığı her eşya severek beğenerek aldığı her şey kalemden kitaplarına kadar komik terliklerinden duvar resimlerine kadar küçük mini tokalarından abartılı olanlarına kadar her şey işte her şey mutlu etmiyor sürekli can yakıyor gibiler zaten dün gecesi kabuslu uykularla geçmiş yüzünü saklayan  rüyaların içine yaydığı ince korkular fena halde huysuzlaştırıyordu kendini çabuk toparlayamıyor çabuk unutuyordu zamanı tarihleri günleri birbirine karıştırıyor bunun kendisine verdiği eğlenceli tarafları da olsa can sıkıcı değil miydi ? isteksizce günlüğünün başına geldi ne yazacağını bilemiyordu içini rahatlatacak bir şeyleri yazma tutkusuyla yeni sayfasının sağ üst köşesine attığı tarihle başladı “.. birbirine benzeyen günlerime hangi heyecanları katacağımı bilemiyorum bir çıkan bir kaybolan güneş gibi sık sık değişen huylarıma istikrar kazandırmalıyım bazı sevinçlerime geç kalıyorum bir kedim bile yok diye şarkıyı hatırladım sahi neredeyse doğru dürüst bir aynam bile yok hiçbir ayna benim değil sanki emanet gibi kullanıyorum onları içimi rahatlatmıyor farklı bir şeyler kimsede olmayan bir şeye sahip olmalıyım peki ne olsun bu tamam bugün bineceğim düş atlarımı seçmekle başlıyorum ne düşünüyorum evet son zamanlarda at sevgisi tarifsiz bir duygu katıyor ruhuma bilemiyorum seyrettiğim dizi filmlerin tesiri mi yoksa adralin yaşamak coşkusu mu ah bir atım olsa diyorum önce yavaş yavaş dolaşmak sonra dört nala tabir edilen hız ile sakinleşinceye kadar koşmak daha doğrusu uçmak duygularını yaşasam bu metropol şehirde nerede nasıl olur diye düşünmek bile istemiyorum bindiğim düş atım beni bir şehre götürsün orada kimse yüzünü saklamasın hiçbir manşet korku dehşet saçmasın faili meçhul cinayetlerden çocuk ve kadınları hunharca harcayan hiçbir olayı duymuş görmüş olmayayım sokaklarda kaos anarşi koşuşturmaca siren sesleri çınlamasın bütün canlılar kendi renk ve özelliklerinde kendi doğasında olması gerektiği gibi hayat sürsün insanların elinden dilinden gücünden emin oldukları bir şehir olsun mutlu huzurlu barış içinde yaşayan…neyse böyle bir düş neden kurdum ki şimdi toparlanmalıyım haydi hoşça kal günlüğüm..” odasının dağınıklığından bugün pek şikayetçi değildi hatta ayrı bir oyun eğlence bile çıkartabilirdi doğrusu bugün fazla dağınık sanki hırsız girmiş bütün bir oda hallaç pamuğu gibi atılmış boy aynasında kendine baktı muziplikler yaptı aynaya yapıştırdığı ordu şehrinin boztepe’den görünüşüne göz kırptı yaz tatili için düşünüp düşünmediğine karar veremedi isminin hüma olduğunu ilk defa işiten hocasının meraklı ve hayret dolu yüzünü hatırladı güldü çok komikti ismi üzerindeki merakını iyice gidermişti neyi sorduysa cevap vermişti ayak üstü konuştukları belki sıkıcı değildi ama kendisinin sık sık ismi hakkında her gelen bir şey söylüyordu kafası karışıktı bu yüzden ama her şeye rağmen asla ismini değiştirmeyecekti bence çok seçkin farklı üst perdeden baskın ilginç hatta karizmatik ismini hep sevecekti alışıktı eskisi kadar huzursuzluk çıkartmıyordu tam odadan çıkmak üzereydi ki küçük kardeşinin bir o yana bir bu yana koşuşturmasıyla karşılaştı neredeyse onunla evin içinde koşmak isteyecekti eğer mutfağa gidiyor olmasaydı annesinin akşam yemeği için yaptığı her ne ise kokusu harikaydı kesinlikle birazıcık yemeliydi sofra kurulmazdan önce .. 


30.03.2011/ çengelköy
mustafa kaya
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #18 : 07 Nisan, 2011, 08:38:49 ÖÖ »

Hazel’in günlüğü-5


…gök gürültüleri beni hep ürkütmüştür, köpüren göğün mavi dünyasına hiç yakıştıramamışımdır bunu,kim bilir benim gibi kimler ne çekmişlerdir yağmur öncesi şimşek çakmalarından göğün kendisinden beklenmeyen kulakları sağır edici gürlemelerinden, puslu sisli karanlık fotoğrafından, bulutların her an bir felaket habercisi gibi bir araya toplanmasından tutun da ard arda şimşeklerin çakması gibi daha onlarca hadise insanı heyecanlandırır neredeyse aklını başından alır,böyle durumlarda herkesin kendine göre bir refleksi vardır,işte benim korkularımdan biridir bu anlar hemen yorgunluk hissediyorum bütün yaşama sevinçlerim kırılıyor içime kıvrılıyorum canım bir şey istemiyor en çok sevdiğim kitaplarım bile bana yabancı duruyor ,o gün bir başka biri oluyorum odama kapanıyor ya pencerelere koşup neler olacağını ya da havanın tüm değişimlerini izliyorum veya uzanıp uykulara dalmak, hiçbir şeyi duymamak hissetmemek istiyorum ne garip duygular değil mi ? insan mutlak mutlu olma gibi bir iddiası olmamalı işte en hafifinden havanın kapalı olması bile yetiyor huysuzluklar çıkarmaya son günler böyle bir sancılı süreçti benim için, neyse ki bu sabah her şey yolunda günlerdir gri bakan gök bugün ışıl ışıl mavi ve aydınlık ,yüzümün birden değiştiğini gülücüklerle dolduğunu söyleyebilirim hatta aynaya koştum “ayna ayna söyle bana benden güzel kim var dünyada “diyerek kendi kendimle eğlenceler bile ürettim, işte bu !! dedim bak hava maviş maviş olunca ben hiç yüzümü asar mıyım ? gelsin şimdi ne varsa dersten dertten güçlüklerden yana ne varsa hepsinin üstesinden gelirim nasıl mutlu olduğumu anlatamam evde herkes bendeki değişikliği fark etmiş olmalı okula nasıl geldiğimi her şeyin nasıl hızlı geçtiğini anlayamadım bile gökyüzünde uçan kuşlar ne güzel tamamlıyordu sabahı hatta kargaların sesleri bile harika bir bestenin nota uyumu içindeydi yorgunluklarımı bu kadar kolay attığıma inanamıyorum günlerdir buruk bir ruh hali ile kendi kendimi yalnızlaştırıyor hayata küs geçiriyordum,tüm konuşmalarımda gerek arkadaş düzeyinde olsun gerekse öğretmenlerimle en güzel kelimeleri seçiyordum konuşurken dilime şiirsel sözler geliyordu insan mutlu olunca demek böylesine güzellikleri yaşamak mümkün,zorlu bir gün değildi okul saatlerim ancak ismimi hatırlayamayan öğretmenime inceden hayret ve üzüntü içinde baktığımı saklayamayacağım eve dönüşte okuduğum şiirin son dizelerine takıldı gözüm “ilk kez dokundum kırık dökük eşyalarıma /bırakmadılar beni/ açılmış okunmuş mektubumu aradım/nerede kaybettim ne yapacağını bilmez çocuklar gibi(m.kaya)/..insan olarak geçmişin ayak izlerini aramaya çıkarız bazen,kendimi yokluyorum zaman kurdelasının neresinde etkileşimlere yakalandığımı ve nasıl kurtulduğumu düşüncelerimin derinliğinde bulmaya çalıştım,  yeniden tekrar okudum dizeleri,şiirde ifade edilen kırık dökük kavramlarını çocukluk günlerimizin hatıraları olarak ele aldım okunmuş mektubu da zamanın gelişmesiyle büyüyen yaşımı lise yıllarına uzanan öğrencilik yıllarımı düşledim yaramaz çocuklardan farksız huysuzluklarımı da dikkate almayan zamana teşekkür ettim zamanın akıcılığına beni büyüten olgunlaştıran terbiye eden iyi güzel doğru bilgilerle süsleyen zaman ve ona anlam katan ailemin varlığı manevi değerlerime bir kez daha teşekkür ediyordum …



Mustafa kaya
07.04.2011/çengelköy
« Son Düzenleme: 07 Mart, 2013, 07:25:59 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #19 : 11 Nisan, 2011, 12:29:47 ÖS »

zeyneb’in günlüğü

…bu akşam misafirliğe gideceğimi annemin beni yeniden giyindirip kuşatmasında en güzel elbiselerimi üzerime giydirmesinden anlamıştım biz hazırdık kapı zili çalınınca babamın geldiğini anladım koşarak kucağına atladım hazırlıklar tamamdı annem birkaç çanta almış ben de babam ile merdivenleri iniyorduk birden annemin düştüğünü merdivenlerden yuvarlandığını duyduk annem çığlık atmıştı babam heyecan ve telaşla anneme koştu sol el bileği üzerine düşmüş olmalı ki annem acı ile gözlerinden yaş gelecek kadar bilekten kırıldığını anlatmaya çalışıyordu babamda bir panik hemen arabaya atladığımız gibi çok hızlı sürüyordu ve trafik kurallarını çiğneyerek erdem hastanesine gelebilmiştik acilde ilk müdahale evet bilekten kırılma vardı ve derhal ameliyat gerekiyordu fiat çok pahalı olunca bir aile dostu vasıtasıyla sabes hastanesine derhal yatışı yapıldı annemin ben neyin ne olduğu neler yaşanıp nelerin sonuçlandığını tam kavrıyor değildim ancak kaldığımız yer evimiz değildi ve annem bir yatağa uzanmış eli sargılı odaya girip çıkan doktor hemşire trafiğinden bir hastanenin merkezinde olduğumuzu kabullenmiştim ilk dedem geldi sonra halam sonra dayım bugün günlerden 18 mart 2011 Cuma saat 18.35 bu hastaneye gireli 305 no.lu oda bize ait bir yatak bir açılır koltuk var odada televizyon buzdolabı wc..gayet sıcak ve düzenli bir oda gece geç oldu dedem halam ve dayım gittiler yarın annemin ameliyat günü bileğinden ameliyat olacak babam çok perişan ve annem kadar canı yandı arada bir gözlerine baktığımda sessiz sessiz ağlıyordu ya da ağlamış sonrası ıslaktı yorucu bir gündü ve daha fazla dayanamadım uyuya kalmışım babam ve ben aynı koltukta öylece sızıp kalmışız ertesi gün saat 06.45 dedem geldi ben uyuyordum ve babam dedemin gelişiyle kalkmak zorunda kaldı ameliyat saat 07.00 de olacak diye erkenden gelmiş dedem fakat saat 11.00 de ameliyata alındı annem halam saat 08.30 da geldi dayım da geldi dedem dün akşam bana tost almıştı kaşarlı tost nefisti elinde yine alışveriş torbası var içinde çok sevdiğim muzlardan keklerden almış ve elma herkes annemin başucunda arada bir koridora dedemle çıkıyoruz hastabakıcılar bana bakıyor beni seviyorlar gülen yüzleri ikramları çocuk duygularımı okşuyor saat yaklaştı annemi hazırlıyorlar ameliyat elbisesi giydirdiler babam duygulu ve ağlamaklı hemşireler annemi hazırlayıp tekerlekli sandalye ile ameliyat odasına götürdüler biz dualara gömüldük babam bana dua ettiriyor “Allah’ım annemi koru ona sağlık sıhhat acil şifalar ver .”



11.03.2011/çengelköy
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #20 : 13 Nisan, 2011, 07:54:48 ÖÖ »

Serap’ın günlüğü - 1


…zorlu bir gün geçiriyordu sebebini bilmediği tarifini yapamadığı bir sıkıntının ayaklanmasına direniyordu hiçbir renk hiçbir ses, söz ,konu onu mutlu etmiyor aksine daralıyor sıkılıyor boğulacakmış gibi hissediyordu sancılar içinde başı karnı eli ayağı bir örümceğin ağlarına düşmüş gibi kıvranıyordu,biraz hava diyordu ,biraz açık hava gökyüzünün masmavi derin ferahlığını serinlik istiyordu, çarpışarak savaşarak aydınlığa huzura rahatlamaya çıkmak ,acilen bu durumdan kurtulmak istiyordu hayatın tüm sürprizlerini neredeyse kavramış hiç bir şey şaşırtmıyordu çevresinde onca ses kalabalığına rağmen hiçbiri kulağına zarif gelmiyor itibar edilen renk ve kokular olarak yansımıyordu gerçekten yaşıtlarının arasında kendini lüxs hissedebilirdi bilgi görgü olgunluk standartları ile arkadaşları arasındaki derin farkı görüyordu o kadar acı çekiyordu ki bazen gözyaşlarını tutamıyor hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu bu kaba bu yontulmamış bu zalim kahredici insan yüzlerine sahteliklere riya ve karanlık niyetlilere karşı haykırmak onların her birini güneşe çarpmak istiyordu sık sık derin derin nefesler alarak açık havada yürümek özellikle sahilde gezinmek öyle hoşuna gidiyor ki keşke bunu yapabilecek içten sıcak samimi birkaç arkadaşı her zaman bulabilse ,dışarıda bolca temiz hava var ciğerlerini düşündü sanki o kadar az hava var ki nefessiz kalıp yığılacağını hissediyordu her seferinde manevi koruyucu kollayıcı bir elin kendisini tuttuğunu düşünmeden de edemiyor bu İstanbul bu şehirde doğmuş büyümüş olmasına rağmen yetmiyordu tüm güzelliklerin mavi yeşil kokulu harika cennet misali öyle bir şehir tablosu içinde bulunuyor ki ah şu astım olarak bilinen rahatsızlık gelip kendisine çatmamış olsaydı dünyanın en mesut insanı sayacaktı işte bu noktada ilahi sırra güveniyordu sabrının isyansız ve itirazsız karşılığını elbette görecekti kaderini yarınlarını bilmediği için geleceğin kurdelasında nerede ne zaman hangi sevinçlerle mutluluklarla ödüllendirilecekti buna inanıyordu muhakkak ki her insanın testten geçtiği bir derdi bir kederi vardı,günümüz felaket afetler savaşlar açlık ve yokluklar altında ölen kaybolan ezilen insanlık olayları ile dolu, yaşıtlarını düşününce kendi rahatsızlığının ne kadar hafif olduğunu görüyor bu yüzden de arada bir polyanacılık oynuyordu evet neticede her zaman aynı gitmiyor çok zorlandığı gücendiği bunaldığı saatler günler yaşıyordu ancak kendini ve gerçekleri dinlediği zamanlar daha soğukkanlı daha olgun hayata bakıyor öyle tutunuyor bazen de durdurulamaz ağlayışlarına engel olamıyordu düşündüğünde bu sadece kendine mahsus bir hal değildi milyonlarca insan didişmektedir acı keder sıkıntıları ile ,zaten bu dünya hayatı boyutunun karakteristik özelliği de buydu mutlak huzur ve mutluluk bu dünyanın değil ölümsüz ölüm sonrası hayat için( ahıret hayatı-cennet ) geçerliydi evet lise’de okuyor henüz ikinci sınıf ,her zaman olmasa bile bazen bir mağara bile daha ferah olabilir buradan diye düşünüyordu sayısı 40 öğrenciden fazla bir sınıfın ferah olmasını beklemiyor ancak kendi özel rahatsızlığı nedeniyle sık sık havalanmalı ve temiz hava her zaman ağırlıklı olarak sınıfa hakim olmalı fakat maalesef snıf ortamı sıkıcı ve havasız ve üstelik koku losyon sprey gibi kozmetik ürünlerin bazı arkadaşları tarafından ortama sıkılması alerji ve enfeksiyonları kışkırtıyor en büyük endişesi de işte bu ortamlar dünyasını karartıyor allak bullak oluyordu bütün bedeni halatlarla sıkılıyor gibi bir iç bunalım başlıyor nefes alamıyor veremiyor kendini bir an evvel dışarı atmak kurtulmak istiyordu karaya vurmuş balık nasıl suyu arar susuz yapamazsa “..ben de öyleyim sessiz ve sinsi bir kederin yükünü taşıyor bağrım ..” der gibi sık sık kendiyle konuşuyordu neyse ki okul saati bitince alelacele dışarı çıkacak yol boyunca derin nefesler alıp vererek bol oksijen depolayacaktı eve gelinceye kadar ancak rahatlıyordu,ne zaman ayna ile ile karşılaşsa saçlarını taramak bile içinden gelmiyor öğretmeninin yazdığı şiirlerinden birini okuyordu ..” durmadan ağlayan bir kalbim var/hayatın kıvrımları ahtapot gibi/birinden kurtulsam kollarının diğerine tutsağım/her sabah yeni bir gün hayali kuruyorum/kabuk bağlayan yaralar gibi suskunluklarım/sancılarımı bilmiyor insanlar..m.kaya” herkesin bir kalbi olduğuna göre demek herkesin ağlayan bir hikayesi var diyerek düşündü yerinden kalktı odasının perdesini sonuna kadar çekti pencereyi açtı dışarıda harika bir gün yaşanıyordu boğaz müthiş rengiyle koyu lacivert akıyordu güneş aydınlık ve ısı veriyordu kuşlar her biri neşe dolu en güzel besteleri üretiyor temiz havayı derin derin içine çekti …


Mustafa kaya
13.04.2011/Çengelköy
« Son Düzenleme: 07 Mart, 2013, 09:16:08 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #21 : 20 Nisan, 2011, 07:54:28 ÖÖ »

..istanbul günlerdir yağış altında sabah saatleri en kalabalık enerjik yaşanan saatler ve insan yüzleri mutsuz gergin yapyalnız ve yaşamaktan bıkkın küllerden kurulu gök hiç bir tebessüm kıvılcımı göstermiyor araç cinneti arasında öğrencilerin servis keyfine diyecek yok kimi yarım kalmış uykusunu tamamlarcasına dalmış gitmiş cama dayalı başları ile kendinden geçmiş kimi alelacele eline tutuşturulan bir sandvici dişlemekte kornalarını uzatan servis şöferlerin buruşuk traşsız yüzleri hiç iyi örnek değildi..

..soğuktu kış gibi ne soba yanıyordu ne de kalorifer odalar soğuk belki dışarısı içeriden ılıktı eldivenlerini giydi sıcacık..oldu  üşüyen elleri ... burnu burnu çok üşüyordu ona bir çare bulamadı ..yine aynı film bugün de çok soğuk gece daha soğuktu yağmur görülmemiş şiddetinde yağıyor da yağıyor korku üstüne korkular yaşayan iç dünyasını durduramıyordu ağlayarak koşmaya başladı.. ...

…..durakta kimse yoktu servisi kaçırmıştı koştuğu da işe yaramamıştı gece soğuktu sabah soğuktu üşümeyen hiç bir yanı yoktu ve okula geç kalacaktı ağlaması durmuş fakat içindeki neye niçin kızdığı belli olmayan öfkesi devam ediyordu gitmekten vazgeçmeyi düşündü yapamadı yürüdü kendisi gibi birilerini aradı tanıdık hiç bir ömğrenciye rastlayamadı sadece yürüdü ..

 ..heyecanla koşuşan öğrencilerin anlatmakta güçlük çektiği konuydu onu baygın bulmuşlar ilk derste farkettikleri tuhaflığın nedenini hiç öğrenemediler ders  sonu zilin çalması ile yığılıp kalmış uyandırmakta zorlandıkları arkadaşlarını hep birlikte divana uzatıp başında ağlaşmaya durmuşlar gördüğümde içim acıdı kahrolmuştum bu kadar zengin rahat imkanları bol bir öğrencinin hangi derdi olmalıydı ki tutunmaya çalıştığı hayatla başı dertteydi ..

…..öteki öğrencinin üşümesi hiç dinmedi imkanları imkansız biriydi kimse halini anlamadı kimseye de anlatamazdı sabah koşusu diyetisyen proğram gereği değil okuluna geç kalma korkusu aç ve soğuk üşümüşlük ve dermansızlık tüm olumsuzluklar içinde direnen kendisini düşünmeye bile vakti yoktu nasıl bir enerji ve direncin kendisine hayat verdiğini anlayamıyordu belki anladığı gün kendisini ve hayatı yeniden sevecekti..



..ankara gar-ı..istanbl'a döneceğim az bir zaman kaldı birkaç bavul ve eşyanın başında orta yaş üzeri bir anne tedirgin ve endişe dolu gözleri bazen bir iki adım ileri gidiyor dönüp eşyaların başına geliyor duramıyor tekrar dört beş adım ilerliyor bakınıyor eşyaların balına yine ..bu sık sık olunca merak ettim -..yardıma ihtiyacınız var mı ? ..çocuk mu...yoksa kayıp mı oldu..yanında kimse yok muydu..- yok evlat çocuk küçük değil bir kızım var wc. ye gidecekti ne yaptı bilemiyorum gecikti...tren kalkacak mı ?..ne kadar vakit var - az kaldı 10 dk. okur yazarlığı var mı...buranın ybancısı mı yoksa..gelir merak etme ...dedim ama ben de merak ettim annenin endişesi içimi acıtmıştı kendi düşünce yoğunluğumu bıraktım ona destek ve moral için yanında oldum - ben eşyalarınıza bakarım hadi sen git kızını ara bir bak gel - evladım ben buraları bilmem kızım da bilmez ikimiz yola çıkmıştık  -nereden geliyorsunuz..? - ağrı'dan geldim oğul kızım hemşire istanbul2a tayin oldu onu götürüyorum babası hasta gelemedi ...içim daha bir burkuldu daha bir hüzün doldu yüreğim annenin merak ve üzüntüsü yüzünün rengine vurmuş çaresizlik ve korku tüm duygularını sesini ve halini darmadağın ediyordu kalabalıklar içine bakıyorum bir yandan şaşırmış yolunu kaybetmiş bir genç kız arıyordum zaman geçiyor tren kalkmasına az var anne çok fena dizlerini dövüp duruyordu çaresizdi ve ben de çaresizce sağa sola bakınıyordum ama hızlıca düşünüyordum eğer tren kalkarsa binmeyecektim onlara otobüs bileti alacak istanbul'a uğurlayacaktım yıl 2004 aylardan ocak tı ah nihayet kızına kavuşuyordu annesi o kadar heyecanlı bir kare yakaladım ki anne koşarak kızına gitti elini tuttu çekti kız şaşkın ve sakindi yüzü solgun uzun sarı saçları çakır gözleri hayret ve ince bir korku yayılan bakışları ile dikkatlice bakıldığında kendisi de çok aramıştı annesini öyle bir masum güzel kendi hayatlarında sade ve ilgiye yardıma muhtaç durumları vardı ki hızlıca trene eşyaları aldık anne kadın çok dua etti kız sessiz ve durgun heyecanını bastırıyor sakinleşmeye çalışıyordu yerlerini buldum yerleştirdim hayırlı yolculuklar ve görevler diledim başka bir vağondaydı benim koltuğum kız ve anne ilk tayin yeni bir dünya şehir ağrı'dan çok büyük bir şehir istanbul'da bu durumları ile ne yapacaklarını nasıl bir semte kimin yanına gideceklerini hep merak ettim yol boyunca genç kızın ruhunun derinlerinde nelerle baş ettiğini ve nasıl bir geleceğin içine kendini hazırladığını sürekli düşündüm durdum yüzünün tek bir bakışı aklımda kaldı yıl 2007 küçüksu sağlık ocağında ona rastladım göz göze geldiğimizde - ankara ..gar...tren..anne..son dakika..17-18 no.lu koltuklar.. 7 numaralı vagon..çok değişmiş çok rahatlamış sosyal ve medeni ilişkileri çabuk kavramış biri olduğunu gördüm zaman ayırdı bana görüştük meğer benim farketmediğim anlarda bana üç kez dikkatlice bakmış o gün yapamadığı teşekkürü bu müthiş rastlantı ile çokca yapıyordu ..dünya çok küçük yeter ki duyarlı ve duyguları ölmemiş olalım...
« Son Düzenleme: 09 Ağustos, 2011, 15:44:41 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #22 : 22 Nisan, 2011, 10:03:06 ÖÖ »

  Hazel'in günlüğü - 6

…silik bir aynanın karşısındaymış gibi duruyordu düşünce denizi öyle karmaşık ki kah şaşırıyor kah hüzünleniyor kimsenin bilmediği o ağlamaklı duygular yine gelip gelip boğazına düğümleniyordu kimseye benzemek istemeyen israrı yüzünden mi başına geliyor yaşadıkları yoksa kendi kendine ürettiği yersiz kuruntular mı ( tabi ki çoğu gereksiz ayrıntı hak etmediği düşünceler ) Kadıköy yine çok kalabalık ve bu kez sahile yakın denizi karşısına alan bir noktada temiz havayı denizin kokusunu derin derin içine  çekmek istedi yağmurlu yağmursuz arası gri gök altında istanbul’da olmak nasıl bir avantaj hangi farklı özelliği ile mutlu olabiliyordu insanlar bunu düşündü oysa hırçın dalgaları ve dalgaların yaşatacağı korkulara benzeyen rastlaştığı binlerce yüz vardı insanlarda ve büyük bir kentin insanını her gün şaşırtan kabusları insana rahat nefes aldırtmıyordu şehrin zengin insanlarını düşündü kim bilir ya bir kedi alıp tüm sevgilerini acı ve sevinçlerini onunla paylaşıyor veya bir köpek ya da farklı yelpazelerde açılan derneklere üye olarak oyun-eğlence-proğram türü aktivitelerle günlerini gün ettiklerini düşünüyordu ki az önce zengin bir arabadan indiği belli hatta özel şöförü olduğuna iddiaya gireceği orta yaş üstü bir kadının kucağında minik kıvırcık tüylü bir köpek seviyor olduğu halde gezintiye çıktığını bu  hali ile gayet rahat mutlu kendinden emin biraz kibirli bazen kucağından yere indirdiği köpekciğini uzun zarif yuları ile ağır ağır sahilde yürüttüğüne hayretle bakmaya başladı sadece kendisinin dikkatini çekmiyordu insanlardan bazılarının da  dönüp dönüp bakıyor olmaları birbirlerine fısıldaşmaları yorumlar yapıyor olması bunu gösteriyordu aslında içinde yaşadığı şehre ve topluma daha fazla vakit ayırsa bir çok insan hikayelerine davranış biçimlerine sosyo ekonomik ve sosyo kültürel ve ahlak fotoğraflarını görmek mümkün olacağını düşünmeden edemedi ..dikkatini insanlardan kanatları beyaz kuşlara çevirdi hazel daha ne kadar burada vakit geçireceğini bilemedi kağıt helvası bitmişti ama yeterli değildi uzun zaman neden yemediğine şaştı iki tane daha alarak martılarla ilgilenmeye devem etti birbirleriyle iletişim çığlıkları kendilerine mahsus sesleri insan seslerine karışırken hiç usanmadan dönüp durdukları göğü papatya bahçelerine çevirdiklerini düşündü hayat devam ediyor ve müthiş bir dinamizm bir enerji akışı vardı martıların iskeleden kalkan vapurların peşini bırakmayan sabırlı dirençli uçuşları suya dalışları dalgalarla baş edişleri seyirlik bir film gibiydi onların dünyasında olmak istedi ..gökyüzüne kuşlara insanlara denize istanbul’a bakmak iyi gelmişti dinlenmiş başının ağırlığı olan duygu düşünce kargaşasını boşaltmıştı yerinden kalktı otobüs durağına yöneldi şehrin yaşlı adamlarını düşündü önünde bastonuyla ağır ağır giden yaşlı insanın geçirdiği onca yıllarının rengini merak etti gençlik ve sonrası yıllarını sorumsuzca mı yoksa akıllıca mı geçirdiğini bilmek isterdi “..hastalık gelmeden sıhhatin , yaşlılıktan önce gençliğin , fakir düşmeden önce zenginliğin , iş-güçten önce boş vaktin kıymetini bilmek..” peygamber sözünü zihninden geçirdi kolay değildi kent hayatı evinde köyünde bağ-bahçesinde çoluk çocuk torun akraba yakınları ile mutlu dolu dolu geçirmek daha iyi değil miydi içi acıdı ama hayat devam ediyor ve hiç durmadan doğruyu hakikati çalışmayı üretmeyi güzel ahlak sahibi olmayı hatırlatıyordu kalkmak üzere olan otobüse yetiştiğine sevindi …


Mustafa kaya
Çengelköy/22.04.2011
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #23 : 28 Nisan, 2011, 09:14:32 ÖÖ »

İDİL’İN GÜNLÜĞÜ – 1

…havadan mı kendi duygu düşünce karmaşasından mı çözemediği kararsız ve sıkıntılı davranışlarını günlüğüne yazmak istedi vazgeçti aynanın karşısına geldi şöyle bir baktı hiçbir düzeltme yapmadı göz göze geldiği kendine olan kızgınlığı çözemedi söylenmeye başladı “..İnsan bazen kendini, küçük bir akvaryumdaki yapayalnız japon balığı gibi hissedebiliyor..dön dolaş aynı yerdesin…yukarı çıksan uçamaz, dibe dalsan batamaz bir haldesin…” mırıldanmaktan da vazgeçti eşyalarına göz gezdirdi kitaplarına terliklerine duvar resimlerine dağınık çalışma masasına baktı kapıları açık elbise dolabının düzensizliği canını sıktı karalama kağıtları buruşuk atıl kağıtların saatlerdir oldukları yerde çöpe atılmayı bekleyen görünümleri ne kadar rahatsız ediciydi odaya vuran ışığın hak etmediği bu kalabalık ruhunu incitiyordu kendini ve sırlarını paylaştığı çekyat divan en sevdiği köşesiydi cam vazo içinde günlerdir ilgilenmediği çiçeklerin solgun hali dikkatini çekince içindeki kırılmalar arttı elini gezdirdi konuşur gibiydi “..canlarım benim..beni affedin..nasıl unuttum nasıl terk ettim sizleri..güzel kokularınız renkleriniz ruhumu açan enerjinizi ne hale getirmişim..inanamıyorum kendime nasıl bir karakterim mizacım olmalı ki size kıymış olayım..ahh çok üzgünüm “..büsbütün canı sıkıldı keşke her şey berbat gidebilir ama çiçekler asla onları soldurmamalıydım diye geçirdi içinden bütün bu kalabalığın içinde çiçekleri hiç olmazsa anlamlı durmasını sağlayabilirdi her şey kötü ve ters mi gidiyor yoksa kendisi mi değişiyordu yoksa görünmez çizgilerle kendisini hiç anlamadığı şekilde mi hapsetmiş oluyordu ?    bu kararsızlıklar bu tereddüt med-cezirleri aklını karıştırdı nasıl bir kıskaç yoksa bir rüya da mı ? merak etti akşam yarım kalmış tuzlu kurabiyelerden birini eline aldı hissetti aynaya tekrar koştu dişleri arasındaki kurabiyenin sesini ve tadını gayet güzel alıyordu ( tabi ya neden rüya olsun ki ) keşke bir kuş olsaydı kanatları olsaydı canı sıkıldığı yerde istediği anda istediği yerlere uçabilse yer değiştirse ruhuna iyi gelecek mekanlarda şarkılar okutan güzelliklere şahit olsa hiç olmazsa yaşarken ölü gibi hissetmeyecekti kendisini ( burada haksızlık yapıyordu hiç de karamsar olacak bir durum bir hayat şartları içinde değildi pekala her şey çok yerinde ama neden ?..neden iç barış ve mutlu hissetmiyordu kendisini ) ne tuhaf değil mi ? en güçlü en güzel en rahat standardı yakalamış hayat şartlarında bile insan kendisini çok çaresiz çok çelimsiz çok kırgın ve mutsuz berbat hissedebiliyordu “şehir yalnızlıktır “ isimli şiir kitabı dikkatini çekti eline aldı herhangi bir sayfa ( shf:33 ) kendisini mi anlatıyordu ne !!”..bu yalnızlığım ceza bana /alışık olmadığım huylar çarpıyor / şehrin şaşırmış sokaklarında kayboluyorum /her şey anlamını yitirmiş geliyor bana /umutsuz dertlere düşmüşüm /ayaklarıma dolaşıyor / çocukluğumu acıtan anılar / bilinmez serüvenlere düştüm / kendi içime çekildim..”  yok hayır bu kendisi değil şair çok umutsuz duygularla çırpınıyor fazla karamsar bir tablo başka bir sayfayı açtı ( shf : 29) “..çalınmış düşlerimi topluyorum tam ortasında günün / gören oldu mu beni bilmiyorum / yaşadığım şehir hiçlik akıyor /bin maskesi olmalı yüzlerin / gözyaşları ile geçiyor gündüzü gecesi /tek sevincim içinden geçen mavi su “ hayır bu şiirden de sıkıldı bıraktı kitabı dışarıda nisan yağmurları cama vuran damlalara yöneldi yağmurlar bile değişmiş diye düşündü gök siyah karamsar sıkıntılı ve hava soğuk gibi bak bugün hava bile kendinden yana değildi uff ne kadar sıkıcı bir durum nasıl bir şey olmalı ki bu stres bu saçma gel git duygulardan kurtulmalıydı pencerenin önünden tam ayrılmak üzereyken bir kuşun gelip cama yakın konduğunu o iki mini siyah nokta gözleriyle buluştuğunu bir an içinde farklı fakat mutlu sıcak huzur dolu duyguların hızla ruhuna aktığını hissetti şimdi ne yapacağını anlamıştı hemen o tuzlu kurabiyeleri bir kağıda ufalayıp sessiz sakince ağır adımlarla pencereyi açıp dışarı bıraktı kuşun tekrar geleceğine emindi ve az sonra kırıntıların başındaydı birazdan ikinci bir kuş daha ah harika müthiş güzel bir duygu olmalı bu işte hayat işte sevinç işte en güzel sevgi çok ama çok değişti birden odasını seviyor eşyalarını seviyor dağınıklığını seviyor havayı yağmuru seviyor kendini seviyor aynaları seviyor buruşuk yırtık kağıtları seviyor ödev yapmayı ders çalışmayı kitapları seviyor zayıf aldığı dersleri seviyor başarmayı seviyor sevmediği ne varsa hepsini seviyordu içi içine sığmaz oldu  “…-İDİİİİLLLL…!! ah annesininin sesi annesini çok seviyor hem her zamankinden daha çok.. kendini bunaltan hangi huyları varsa onları bile çok özlüyor seviyor her sözünü mukaddes bilip sevgi saygıyla dinleyeceğine sözler vererek “..geliyoruuummm anneee …çıkmadan önce odasının gözle görünen dağınıklığını toplamaya başladığına kendisi bile inanamıyordu ve o minik kuşun gözleri biricik gerçeği olmuştu  güne iyi güzel umutla bakmayı öğretmişti ..


28.04.2011/ Çengelköy
Mustafa kaya
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #24 : 30 Nisan, 2011, 11:20:13 ÖÖ »


İdil’in günlüğü – 2

….güneşin serinliğiyle yürümek içinden deniz geçen şehir istanbul’un en güzel avantajlarından biriydi çok isterdi tam bir bahar havası olsun öğle güneşi ile denizden gelen tatlı ılık genzi yakan rüzgarla bunu paylaşmak ancak nisan yağmurları önceki senelerin yağmurlarına benzemiyordu hava soğuk ve yağmurlar da buzdan kesikler gibi insan yüzlerini hançerliyor uzun siyah saçlarını düşündü kesip kesmeme kararsızlığı giderek yerini iyi ki kesmemişim mutluluğuna bırakmıştı sevinçli bir gezinti yapmayı ileride sahilde kurulu bir açık hava kahvesine uğramak arkadaşlarıyla buluşmak istiyordu bu düşünceyle evden çıkmıştı idil elveda der gibi geçtiği bütün yerleri otobüsün camından seyrediyor kah sahile yakın kah denizi görmeyen caddelerden ilerleyen belediye ötobüsünün her durakta kendisini sendeleten dur kalk seyri canını sıkmaya başlamaştı duygularını ölçülü kullanmaya dikkat etmeliydi indiğinde ışıklı bir rüya görecekmiş gibi kendini oyaladı boğazın lacivert tuzlu suyunun derinliklerini düşündü yoksa orada camdan bir evi mi olsaydı balıklar ve diğer canlılarla renk renk karşılaşarak farklı dostluklar mutlu saatler mi geçirseydi mümkün müydü ? düşündüğü şeye çocukca hissedişler olarak görüp suratını astı ciddileşti az sonra inecekti insanlar arasına karıştığında gölge gibi yürüdüğünü söyleyen arkadaşlarına kızdı arada bir dükkan vitrinlerini ayna gibi kullanarak kendine bakıyordu dağılmış dağınık bir hali yoktu başkaları istiyor diye mizaç ve şahsiyete dönüştürdüğü duruşunu değiştiremezdi kendinden emindi yüzlerinde güvensiz ve uykulu bir aydınlık ile dolaşanların aksine tam bir uyanık zihin ve şuurla yürüyordu kirli meraklardan kendini gizleyen bu özelliğini değiştirmeye de hiç niyeti yoktu dilencilerin kederli sesleri insanın şefkat merhamet gibi duygularını ticari geçim gören artık iyice ortaya çıkmış bu tür sömürü ve istismarlara hem nefret ediyor hem korkuyordu hiç birinin üzgün yüzlerine bakmak bile istemiyordu keşke bu yalan bu soygun bu haksız davranışlar çoğalmasaydı da gerçekten de ihtiyaç ve aç olan insanlara koşa koşa ulaşabilseydi “..idiiilll…idiiilll..” kendisine seslenen arkadaşlarına doğru yöneldi arkadaşlarının yüzlerine baktı onları çok seviyordu her birinin hikayeleri vardı kiminin sert ve keskin kiminin tamiri imkansız görünen parçalanmışlık kiminin herkesten korkan ve saklanan küçük bir kız çocuğu ruh haleti bazısı da sanki işkence görüyor gibiydi gülerken bile hüzünlü kusursuz gibi görünen konuşmalarında bile yalanlar dizili olduğu hissini veren bakışlar gözler ele veriyordu “..merhaba arkadaşlar ..gecikmedim değil mi ?..güzel yer seçmişsiniz…eksiğimiz yok di mi ?..”  brunch ( branç kahvaltı sofrası ) için toplandıkları yer beylerbeyi saray avlusuydu kahvaltı ile öğle yemeği karışımından oluşan menü ve yemek sunuş biçimiydi branç sat 11.00-15.00 veya 10.00-14.00 saatleri arasında verilirdi uzun zamandır düşünüyorlardı haftasonu bir Pazar günü bir araya gelmek arkadaşlarla annesinden izin alarak geldiği bu güzel ortam unutamadığı ender anılarından biri olarak idil günlüğüne yazılıyordu …

02.05.2011/ Çengelköy
mustafakaya
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #25 : 05 Mayıs, 2011, 13:28:06 ÖS »


 ÖĞRENCİLERİMİZ

....ah siz öğrencilerimiz ,gözlerimizin ışığı yüreklerimizin sızıları yarınlarımızın umutları ,nadide çiçeklerimizsiniz .Hangi birinizi anlatsam ,yaptıklarınızla hatırlasam, kiminizle duygulanır başarılarınızla gururlanırım ,kiminizle de buruktur sevinçlerim ,bazen hüzünleniriz hikayelerinize,neler yapabileceğimi düşünürüm ya da canımı yakarsınız ,öfkelenir kızarım sizlere, ama tek derdim sizlersiniz,bir yangının içinden sizleri kurtarmanın sancılarını çekerim,sizi her zaman, iyi ,doğru ,kişilikli ,ahlaklı gençler olarak yetiştirmek istiyoruz,tüm çabamız, sorumluluklarını idrak eden gençler olmanızı görmektir. Biliyorum ,özde hepiniz bire bir çok iyi gençlersiniz ,ancak bir araya geldiklerinizde gerek sınıf ortamlarında gerekse kalabalık içinde sizlerden yakışıksız davranışlar görmekten üzüntü duyuyoruz, sadece kendinizi değil tüm okulu ,çevrenizi ,herkesi üzecek noktalara getirdiğiniz davranışlar bizi hem yoruyor hem hayal kırıklıkları yaşatıyor. İşte bu duygu düşüncelerle sizleri kaleme almak istedim . Aşağıda konusu geçen anlatılanlardan biri muhakkak siz öğrencilerimizdensinizdir:
       
…..psikoloji okumayı neden düşünüyorsun dediğimde iri siyah gözlerini daha açarak tane tane “..günümüzde ve gelecekte insanların gerek maddi gerekse manevi bunalımları asla son bulmayacak ve insan sürekli ruhsal gerilimleri ile yaşayacak bu yüzden insanlara yardımcı olmayı seviyorum “..dediğinde ne kadar kararlı olduğunu görmekten gurur duydum,ve bir o kadar da kendisine öyle güveni vardı ki gözlerinin karalığı ,kararına vurmuş çok etkilenmiştim ,bu iddialı duruş karşısında hayranlık ve takdir duygularımı gizleyemezdim,bir şiir kitabımı hediye ederek şimdiden tebrik ediyordum, bu asil milletin evlatları olarak öğrencilerimizle gururlanmakta ve onları sevmekte gecikmememiz gerektiğini düşündüm…(10.sınıf öğrencisi )

….neden bu kadar ağlıyor ,kendini üzüyorsun, seni ağlatan nasıl bir konu var başında dediğimde “..sınıf arkadaşlarıma bakıyorum hiçbir şeyin farkında değiller ne kadar uzaklar iyi güzel doğru olan davranışlardan .Dayanamıyorum onların hafifliklerine , ders esnasında yaptıkları gürültü yüzünden geriliyorum ve sınıfta bulunmak istemiyorum.Sınıfta bazen parfüm sıkıyorlar , durum daha çok dayanılmaz oluyor ,nefes alamıyorum, havalandırma da yapılmıyor ne yapacağımı bilemez oluyorum ,ortamdan çıkmak kaçmak geliyor içimden ,benim arkadaşlardan istediğim biraz empati ,biraz anlayış ve sevgi,öğretmenlere saygılı olmalarını istiyorum …“ gözyaşlarını bir yandan kuruluyor bir yandan içinden geldiği gibi hiçbir şeyi saklamadan içtenlikle anlatıyordu ,anlatım ve ifade güzelliği kadar bilgi kelime kültür standardı yüksek olan öğrencimin, düşünen ve bunun çilesini çeken biriydi, ve kendini geliştirmiş olarak görmekten de son derece mutlu olmuştum ,her gördüğümde onunla bir iki cümle konuşmak ,ondan farklı sözler yakalamak istediğim günlerin birinde “..toplum farklı olanı dışladığını sanarken aslında farklı olan dışlamıştır toplumu ..” cümlesini bir çırpıda söylediğini hayret ve ilgiyle dinledim .Aramızdaki  konuşmalar giderek sosyal ahlaki kültürel bilinç üzerinde gelişti, astım rahatsızlığı olan bu öğrencimle sık sık konuşur oldum,görünen şu ki,öğrencilerimizle anne-babalar olarak, öğretmen ve idarecileri olarak , ne kadar yakın ilgilenirsek bir çok konuyu öğrenmiş ve çözümü de yakalamış olacağız,ayrıca huzur ve gelecek adına umutlarımızın artmasına yol açacak anlayışlar geliştireceğiz diyorum...(12.sınıf öğrencisi)

..demek tarih  ya da coğrafya öğretmeni olacaksın ,peki seni buna tercih ettiren sebepler nedir diyorum “..bilmiyorum ama dersin öğretmenini seviyorum ,belki bundan olabilir veya günümüzde sık sık konuşulan tarihsel olayların daha uzun daha açıklayıcı bilgilerini merak ettiğimden olabilir, okuduğum kitapların tarih ağırlıklı oluşu ama en önemlisi içimden gelen bir merak arayış ve kendi medeniyet kodlarımızı tarihsel genlerimizi çok sevdiğimdendir diyorum.. “ bir çırpıda söylemişti saygılı sempatik temiz davranışları ile zaten kendisini belli eden öğrencim,her zaman aynı duyarlılıkta gördüğüm bu öğrencimizin gözlerinde genç fatih’in çağ açan kapayan iradesi ,kararlılığı ,ve bilgeliğini görüyordum,abartmıyorum ,gerçekten bu yaşta bu ciddiyet ve olgunluk, nasıl heyecan duymam nasıl umutlanmam böyle öğrencilerle...(11.sınıf öğrencisi)

….okul wc. inde sigara içerken  yakalanan kız öğrencinin yüzü, sigaranın bu genç yaşta yapacağı tahribat kadardı,bir ölünün rengi yayılmış sinmişti yüz tenine, oysa yaratan en güzel rengi ile bizleri bu dünyaya getiriyor. Bize emanet edilen bedenimize en güzel şekilde bakmalıydık sağlıklı ve dinç bir görünüm bize her yönden moral katacaktır .Neden ..ama neden buna nasıl cüret ederek okulda sigara içmeyi düşündün ..diye sordum “..evde herkes içiyor bu bende vazgeçilmez bir tutku olarak ruhuma sindi ,öyle ki sabah ilk işim evin balkonunda bir tane içmek ,kendime geleceğimi ,her şeyin iyi başlayacağını zannederek bunu yapmayı alışkanlık haline getirdim, ama bunun doğru olmadığını biliyorum fakat vazgeçemiyorum..” gözlerini sık sık yere indiriyor ya da kaçırıyordu solgun cansız yüz rengi al al olacak fakat olamıyordu ,sigara öyle kalıcı bir format atmış ki ,yüzündeki kireç ten kaybolacak gibi değildi, disiplin cezası alacağını veya çağırıp bağıracağımı, azarlanıp gözyaşlarına boğulacağını bekleyen öğrencim,anlayışlı ve sabırlı ve nasihat ağırlıklı sözlerim karşısında “..çok ..ama çok özür dilerim , buraya gelirken bana yapacağınız kötü davranışa kabalık ve gürültü çıkararak cevap verecektim,ancak sabırlı ve insaflı ve insanca yaklaşmanız bu kez bu bana çok dokundu hocam ,şu anda derin bir pişmanlık utanç içindeyim ..bunları sizden affedilmem ceza almamam için söylemiyorum . Karşınızda hissettiğim mahcubiyet ve söz verdiğim halde yalancı durumlarına düşmem endişeleri bende derin bir üzüntü yaptı şu anda ..hocam çok özür dilerim hem sizden,hem  öğretmenimden ..” cümlelerini dura dura bir çırpıda söyleyivermişti genç kız ,gözleri dolmuş fakat ağlayamamıştı ,üzgündü ve yıkılmış gibiydi ,oturmaya çok ihtiyacı vardı fakat ayakta durmayı başarmaya çalışıyordu ,bu görünüm içimi acıtıyor, durumuna üzülüyordum ,öğrencilerimizin önce ailede başlayan daha sonra arkadaş edinme ile devam eden çıkmaz ve açmazları her an gözlerimizin önünde canlı olarak yaşanmakta, ilgilenildiğinde yeniden inşa edildiklerini ,yeni kararları ile hayata, daha kişilikli doğru ve ahlaklı sarılacaklarına emin olmuştum …
(12.sınıf öğrencisi)

05.05.2011 / çengelköy
« Son Düzenleme: 01 Haziran, 2015, 20:54:37 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #26 : 09 Mayıs, 2011, 14:33:39 ÖS »

..…veli telefonu “..çocuklarımın dün takla güvercinleri kaçırıldı üzüntülerinden gece boyunca ağladılar uykusuz kaldılar..bugün de sınavları var izin verseniz ..de..sınavlara girmeyip eve gelseler..başarılı olamayacaklar çünkü..vb..” ikiz iki çocuğu olan velinin bir yanda çocuklarını düşünen anne yüreği bir yandan öğrenci çocuklarımızın hayvan sevgisi ile hayatın reel gerçeği arasında sıkışıp kalan hüzünlü hikayeleri keşke öncelikli hedefleri için daha bilinçli ve duyarlı kalmayı kendilerini çabuk toparlamaları gerçeğini görecek bir duruş sergilemelerine şahit olabilseydik .Öğrencilerimiz sınavlarına girdiler bir hırsızlığa kurban edilen takla güvercinlerini her soruda okuya okuya  …

…..”..eşimle ayrıyım çocuğumu görmeye gelmesini istemiyorum lütfen buna engel olur musunuz ..zaten sevmiyor kızım babasını tekrar karşılaşmasını istemiyorum.. “ telefondaki veliye neden okula gelip bu özel bu farklı çok hassas olan konuyu yüz yüze bizimle konuşamadığı hususunu nazikçe aktardım geleceğini söylemesine rağmen anne veliyi henüz göremedim . Bu ve benzeri parçalanmışlık aile çocuklarının yüzlerindeki geçmeyen hüzün ve yalnızlık renklerini hemen fark ettiğimi söylemeliyim işte onlardan biriydi sık sık geç kaldığı günlerin birinde bunu alışkanlık yaptığının farkında mısın ? demiştim gözlerinden sessizce boşanan yaşların daha ifade edemediği hiç paylaşamadığı acılarının ne kadar ağır olduğu bu genç omuzlar üzerinde haksız bir yükün altında nasıl ezildiğini derin bir acı ile görüyordum öğrencilerimiz bizim yarınlarımız geleceğimizin güçlü toplumunu oluşturacaklar .bu genç fidanlar sürgün vermeden kırılmamalı kol kanat gerip maddi manevi destekler içinde olduklarını hissettirmeliyiz ..


09.05.2011
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #27 : 19 Mayıs, 2011, 11:55:11 ÖÖ »

irem’in günlüğü



…esmer bir günün hikayesi olurdu hissettiği duygular , sabahtan beri açmayan gökyüzü  ve elini attığı her şey , çığlık atıyor büsbütün canını sıkıyor , geçmek bilmiyordu zaman , saçlarını taramak istese oldum olası boşa harcanmış sayardı , hiç barışık değildi saçları ile , belki aynanın parıltısı ile yüzü aydınlanıyordu biraz , fakat içi boş bir sessizlik kaplıyor ruhunu sonra sığmıyor yetmiyordu oda , farkında olmadan mı dağıtıyor yoksa yerli yerinde olmayı mı istemiyordu  eşyalar , bir türlü istediği düzeni kuramadığını düşünüyordu , odanın her tarafına yayılmışlar , yani biri odasını görse ne düşünürdü , dünyaya kapalı bir hayatı kendisine mecbur tutuyordu irem , yok bu böyle olmayacaktı kendisine dokunmayan bir yer olmalıydı dünyada , bu kalabalık bu şehir ve onun dinmeyen uğultusu ve caddelerin sahte sanal renklilikleri , hiç biri hitap etmiyordu huzur ve güzellik olarak kendisine , daha farklı daha bambaşka bir şeyler olmalıydı , odanın içinde bir sağa bir sola bakındı son yazılılara girilecekti sıkı ders çalışma günleri yakındı  ders kitaplarına gözü kaydı uff..hepsinden nefret ediyordu sanki , ama öğrenci gerçeği buydu kaçamazdı kaçınılmazdı da kendisini tutsak gibi hissetti üstüne üstüne gelen yığın yığın ağırlıklar olarak gördü kitap defter kalem silgi çanta sağanağını , hiç biri yüzünde tebessümler açtırmıyordu , kardeşinin okul dergisi gözüne çarptı , fotoğrafını gördüğü yerler  ne güzel yerlerdi , dağlar bayırlar yemyeşil tepeler oraya buraya serpilmiş evler yerleşim alanları mahalle köy , sayıklar gibi mırıldanmaya başladı işte dedi işte aradığım böyle bir dinginlik sükun ve sessizlik yerleri , ah şu yayla resimleri şu çeşit çeşit renkte çiçekler ağaçlar ve çam ağaçlarının çevrelediği ya da arasında kalmış köyler , akan bir dere veya bir göl irem’in aklını başından aldı , içinde kıpırdayan mutlu hisler sanki çalınmış bir zamanın merkezine çok yakınmış gibiydi , adeta bu odanın dışında diyar diyar gezintilere çıkmış gibiydi , dışardan kendisini gözetleyenler başka bir boyuta geçtiğini trans halinde olduğunu düşünebilirlerdi evet yamaçlara kurulmuş önü alabildiğine açık yemyeşil bağ-bahçe-dere-tepe-koyun-kuzu-tavuk-horoz-kaz-ördek..gibi hayvanlarla kalabalıklaşan bir köy  hayal ediyordu , sahi neden olmasın tekrar aynanın önüne geldi başına bir tülbent köylü güzeli olduğunu hayal etti bir öyle bir böyle tülbenti kullanarak kendisine fotoğraf seçti , kah gözleri açıkta yüzünü kapatıyor kah yarım bağlayarak yüzünü aynaya seriyordu , her hali ile güzel olduğunu düşündü bir iki ritim bularak kendine genç bir köylü güzeli olarak nasıl oynayabileceğini bile figürleştirdi , sonra vazgeçti en olmayacak işlerden diye söylendi  , lise ikinci sınıftaydı ve önünde daha iki yıl vardı sonra ver elini üniveriste beş yıl da o alacaktı derken yedi – on yıl gibi aşılmaz yıllar vardı , kim bilir neler değişir köprünün altından ne sular geçerdi  , “ireeemm…” annesinin sesi ile kurduğu düşleri bir kenara bıraktı daha doğrusu odanın duvarlarına diğer sırlarını paylaştığı gibi bunu da sakladı , eğer bir gün çalışma hayatına geçer hedeflediği başarıyı elde ederse işinin muhakkak bir köy yakınında olmasını isteyecek , sık sık hafta sonları köy havası köy besinleri ile rahatlamayı huzuru kovalamayı çocuklar gibi koşup kırlarda yuvarlanmayı , ağaçlara çıkıp meyveler toplamayı düşünecekti , veya bir çiflik evi olsun isteyecekti neyse her şey için daha zaman vardı şimdi akşam yemeği zamanı dedi , fakat her öğün bir işkence bir türlü iştah denen duyguyu yeterince tatmadı şu naciz bedeni , annesi annesi güzel annesi üzerine düştükçe kendisini çekiyor sanki inatlaşır gibi oluyordu , oysa annesinin fedakarlığı ve katlanılması zor huyları için gösterdiği sabrı biliyordu , sevinçte ve hastalıkta her zaman baş ucunda en güvenilir gördüğü annesine haksızlık yaptığı için zaman zaman derin pişmanlıklar yaşardı , odasına çekildiğinde itiraflarını dört duvara anlatır ışığını söndürür hiçbir aydınlığı hak etmiyormuş gibi kendini gecenin karanlığına atardı , sessiz ağlayışlarını hiç sezdirmeden  bedeninde saklar hiç bir şey olmamış gibi kurulanırdı , “..geliyorum anne..” terliklerini aradı bulamadı , vazgeçti giymekten annesinin söylenmesine razı olacaktı ,  sofranın kurulu olduğu odaya geçti , kapıları olmayan odalara geçişlerdeki rahatlığa bir diyeceği yoktu ama kendi odasına kapandığında bunu çok istiyordu kimsenin kapısını açmasını istemiyordu , ah sofrada köy tarhanası olsaydı içinde acısı ile her çeşit baharatı ile ( akşam akşam bu köy kurgusu gerçekten bilinçaltı yaşatıyordu ) ah ne iyi olurdu diye iç geçirdi , köy ekmeği ile veya sacda gözleme ,  yanında yoğurt biraz bal biraz yağ ( tereyağı ) ,  ama sofraya oturduğunda gerçekle yüzleşiyordu sofrada hiçbir şey köyü hatırlatmıyordu , sadece tv. seyreden kardeşine seslendiğinde ekranda gördüğü belgesel görüntüler bir köy ortamıydı ah harika ya..!!



Mustafa kaya
19.05.2011/Çengelköy
www.mustafakaya.net
« Son Düzenleme: 06 Şubat, 2016, 10:47:37 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #28 : 04 Haziran, 2011, 10:17:57 ÖÖ »

MARUF


….bir hafta sonu Pazar günü Maruf’un bize ilk geldiği gündü , ikindi ezanları az önce okunmuştu , dışarıdaki açık hava insana , hayat ile , doğa ile iç içe olmayı teşvik eder güzellikteydi , hava bulutlu güneşli ve hafiften rüzgarlıydı , ağustos sıcakları hızını kesmiş rahatsız etmiyordu  , bahçe , yeşil ortamı kadar kurumuş ağaç ve fidanları , sararmış otları itibari ile güz mevsimini çağırır gibiydi , hepimiz heyecan içinde maruf ile gün boyu olacağımız sevinci ile hazırlıklarımızı yapmıştık , maruf , her zamanki sevimliliği ve görenleri kendisine bağımlı kılan farklı çekim enerjisiyle bizleri yine etkiliyordu , gelişi ile hepimizi mutlu etmişti , kendisi için hazırlanan arabasında kah uyudu , kah dinlendi , bulunduğu ortamı anlamaya , hissetmeye , çevresinden aldığı sesleri dinleyen , yeni ve tanıdık olanları ayrıştıran , kimine dikkat kesilen kimine heyecanla yönelen , kimine kısa süreli takılan mimikleri ile , çok sevimli ve sempatikti , kucağıma alıp bulunduğumuz ortamın renklerini bize verdiği duyguları anlatmaya koyuldum , biz ikimiz iyi bir ikili oluyoruz Maruf’la , sonsuz derin bir yedi renk boşluktu bakışları beni dinlerken  :  ‘’..bismillah , ah canım yavrum güzelim ,doğduğun gün , küvezden çıktığı gün , eve döndüğü gün , ve bize ilk geldiğin bugün , her biri birer milad biliyor musun maruf ! , hoş geldin , daha iyi görüyorum seni , Rabb’im sıkıntılarını gidersin ferahlandırsın,şifalar versin , şimdi bir bahçedeyiz , bak şu ağaçlar çam , şunlar armut , ilerde olanlar incir , şu kayısı , şunlar erik , şu fidanlar da gül , daha arkada elma,ayva,kiraz ağaçları , bahçe biraz dağınık ve bakımsız , her taraf otlar , dikenli pıtıraklı bitkilerle dolu , duyuyor musun bak , karga sesleri şu ağaçta bir çiftin yuvası var , bizi fark ettiller uyarı yapıyorlar , maruf’cum bu kargalar var ya ! tam 40 yıl ve daha fazlası yaşayan hayvanlar , hem akıllılar hem alet kullanma özelliklerine sahipler hem şaşırtıcı davranışları vardır , bak sana insanlığın ilk yıllarında yaşanan bir olayı anlatayım , kardeşi Habil’i öldüren Kabil,öldürdüğü kardeşini ne yapacağını düşünürken , ne yapacağını bir kargadan öğrenecekti , toprağı eşeleyen bir çukur açan ve üzerini örten kargadan , kutsal kitabımız Kur’an bu gerçeği bize anlatır :  "..derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi için, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. ..yazık bana, ne kadar aciz kaldım ! şu karga kadar olup kardeşimin cesedini gömemedim !" dedi..” (Maide - 31) , yaa Maruf  , görüyorsun işte , buradan çıkarılacak sonuç insan , çevresini dikkatle incelediğinde ve izlediğinde öğreneceği pek çok bilgi tecrübe ve gelişmeye kaynaklık edecek bilgiler kazanabilir demektir bu , duyduğun ve hissettiğin her şeyi sana kısa kısa anlatmak istiyorum maruf , sen beni dinlerken uyudun yine ,kayıp gittin , gerçi baban senin uyuma taklidi yaptığını söylüyor ama haksız da değil sanki , arada bir yokluyorsun beni , neyse , ben anlatmaya devam edeyim , halan şeftali dilimleri hazırladı ,karpuz kesti ,çünkü senin şeftali karpuz suyunu çok sevdiğini öğrendi , babaannen seni kucağından indirmek istemiyor sürekli başını sıvazladı okuyup okuyup sıvazladı , bahçenin kedileri meraklı meraklı dolaşıyorlar seni kıskandıkları her hallerinden belli ,




Serap’ın günlüğü – 2


….Heyecanla gözyaşlarını kuruladı , rüzgarların aşıladığı çiçek gibi aydınlandı birden yüzü.Kalbinin çarpıntısı sevdiklerini görmekten farksızdı , bütün İstanbul sahilleri limanlar benim dedi , gün ışığını görür görmez alelacele pencereye koştu uzakta tepeleri görüyor boğazın lacivert rengini düşünüyor suya yansıyan düşlere sayısızca dalıp çıkıyordu.Kabristanı fark edeceği kadar yakındı , duygularındaki maneviyata ait ne varsa nerede ne zaman kabristana gelince dualar geçiyordu dilinden , birkaç güvercin belki kuğu kuşu görünce de  yorgunluğuna sevinç getirdiklerini aklından geçirdi. Bir gün önce uzunca ağlayışını hatırladı şu yaşadığı paslı dünyada bir anlam kazanacak mıydı ? kentin betonlaşan yüzünü zevksiz estetiksiz insan ruhunu yoran yerleşim alanlarının ruhunda açtığı heyecansız zamana acıyordu , neredeyse ölülerini unutan insanlarla aynı şehri paylaşmaktan üzüntü duyuyordu , duyarsız ve sorumsuzca yaşantıları her gün duygularını hançerliyor kendini mutsuz eden konulardan biri olarak bunu görüyordu .Minibüs ve otobüs durağı yine kalabalık eşler dostlar arkadaşlar sıraya girmiş gibi veda kıvranışları içinde bekleşiyorlar , karşılıksız mektuplar yazmışlar da birbirlerine sitem bakışlarını fırlatıyorlar gibi. Bir taraftan da rüzgarların döktüğü yapraklar gibi bir türlü geri dönmeyen güzellikleri gençlik yıllarını düşüne düşüne bir bastona tutunmak ihtiyacı taşıyan veya kanburlaşan yaşlı insanların geçişlerini ibretle izledi.İnce bir gülümseme ile kendisini o güngörmüş güzel insanların yerinde saydı ağaran saçlarını gözlük kullanan gözlerini çiçekli bol geniş elbiseler içinde.. yoo daha fazla ileri gidemedi ama hüzünlendi saçlarına istem dışı giden ellerine baktı bir gün kırış kırış olacaklarını biliyordu döndü aynaya bakma ihtiyacını hissetti tatil yaklaşıyor ve sınıfını geçmek üzere olduğunu iki yılı daha vardı üniveriste okumak güçlü sağlıklı başarıların sonucu olarak da sevdiği mesleğin içinde olmak istiyordu bir an evvel az önceki düşünce girdabından çıkmalıydı. Daha farklı duygulara taşımalıydı kendisini saçlarına şekil vermeye çalışırken yağmurlarla beslenen toprakların hikayelerini aklına getirdi sonra bir çok yeri helak eden yangınları yakan yıkan küllere dönüşen yemyeşil dağları ve daha sönmemiş ateşleri aklına getirdi canı sıkıldı duyarsız ve hainlik dolu bu kabul edilemez saldırılara.Bu gergin düşüncelerden boğazın mavi-yeşil rengine en uyumlu rengi erguvan ağaçlarını aklına getirdi.Erguvan ağacının dikkatlerden uzak hayatlarımıza girip çıktığını kısa geçici bir dönem için bile olsa İstanbul ve boğaza yaşattığı muhteşem manzaralık renk karnavalı nasıl da insana mutlu anlar yaşatıyordu .Ah evet efsane aşkların bıraktığı izlerin de yedi tepe istanbul’da olduğunu aklına getirdi , yeni biri ile tanışıyor gibi umutlandı , ne kadar güzel bir şehir dedi eskimez şarkılar gibi en sevdiği çiçeklerin tebessümleri gibi geliyordu , martı çığlıkları kuş sesleri vapurların boğaz sevinci , iskelelerdeki canlılık gibi her şey birer istanbul şehriydi , bir yandan hazırlanıyor bir yandan da arada bir açık bıraktığı pencereden gelen sesleri , dışarıda devam eden hayatın melodisini dinliyordu.Neredeyse dilinin ucuna gelmiş bir şarkı mırıldanacaktı ki masa üzerinde karalanmış yazılardan biri dikkatini çekti şiirimsi bir yazının final cümlesiydi “..kalabalıkta yalnız kalmanın yalnızlıklar içinde en sevimsizi olduğunu, ……seni anlıyorum diye başlayan palavralar arasında kime güveneceğini bilemezken hem de ..” diye sona eren yazısını hatırladı , evet kendisini en güzel bu şekilde ancak ifade edebilirdi “sessiz ve yalnız” isimli şiir kitabı gözüne ilişti 98.sahifesinde ”bağrımdaki sızıyı anlatamam ..elime geçen her şeyi karaladım ..ağlayışlarım dinmez benim ..rüzgara bırakılmış gibiyim..ruhumu kemiriyor yalanlar..renklerimi kaybettim..güzellikler öldü..arsız dünyaya meydan okuyor.( mustafa kaya ) ...” gibi cümleler kitabın bir çok yerinde farklı versiyonları ile dolu doluydu , hayat işte dedi hayat insanı ne hale getiriyor “..seraaappppp…” arkadaşı sesleniyordu hemen çıkmalıydı …


Mustafa kaya
04.06.2011/Çengelköy
www.mustafakaya.net      


« Son Düzenleme: 06 Aralık, 2018, 09:59:12 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: NOT DEFTERİMDEN
« Yanıtla #29 : 06 Haziran, 2011, 15:11:47 ÖS »

İREM’İN GÜNLÜĞÜ – 2



…son nefes gibi , öyle bir sıkıntı ve zor saatler geçirmişti ki  okulda , havanın sıkıcı boğucu yapış yapış sıcaklığı da eklenince dayanılmaz bir özlem duyuyordu serin , ağaçlı , çiçekli kırlara , parklara gitmeye , keşke suya yakın bir yerinde en sevdiği Çengelköy’de boğaza bakan bir noktada olsaydı , keşke denizden yüzüne saçlarına ruhuna üflenen o serin rüzgarı doya doya içine çekmek mümkün olsaydı,  düşleri tükenmeyen bir yolculuğa çıkmış gibiydi , eve gitmeden önce uğradığı pastaneden ne alacağını bilmeden bekledi , düşüncesinde ne vardı ne için girmişti kafası karışıktı , her şey güzeldi vitrindeki bütün tatlı renkli şekerleri pastalara göz gezdirdi , yutkundu fakat ani bir U dönüşü ile çıkmıştı kapıdan , sanki başında deli bir rüzgar varmışcasına yürüyordu aslında aklından geçeni uygulayıp uygulamayacağını kendisi de tam bilmiyordu , bugün neden böyle hissettiğini de çözemedi eve geldiğinde kitaplarını çantasını bir yana savurdu rahat giyinip uzandı , gözlerini kapayıp transa geçen bir mürid gibi zihnini duygularını içini dinlemeye aldı , bir şeyler var bende diye mırıldandı bir şeyler , önce menekşe çiçeği geçti gözlerinden sonra göğün kaybolan mavi derinliği sonra ince ince yağmurlar sisler bulutlar masallar kuşlar , okul arkadaşları servis trafik caddeler uzaklarda bir köy dağlar.. dağlar kırlar kuş yuvaları …yerinden kalktı küçük bir aynası olacaktı arandı bulamadı yüzü gerildi sinirli bir yüz hali ile büyük aynada kendini gördü en sevimsiz bakışını fırlattı canı sıkılacaktı ki arkadaşının verdiği moda dergisi arasında aynayı fark etti , kaptığı gibi tekrar divana uzandı çocukken en sevdiği oyunu oynayacaktı aynasının içine bakarak kaybolmak , aynada seyehat etmek , aynada dolaşmak istiyordu , evin içinde aynayı gezdirerek komiklikler küçük ayrıntılar yakalamak istiyordu bütün boyutları ile , sanki tavanda yürüyor ya da tavana uzanmış öylece bakıyor gibi olmak istiyordu,  bunu sık sık yapardı , kendini iyi hissetmediği yalnızlaştığı durumlarda kendini hapsettiği odası ne kadarsa o kadar geziyordu aynada , öylesine heyecan verici bir düş oyunuydu ki bu kendisi içindi tek kişilikti, kimseyle paylaşılamazdı , çocukken daha eğlenceli gelen bu oyunu bugün kendisine aynı eğlenceyi yaşatacağından emindi , tek farkla ki bugün daha büyümüştü tavana daha yakındı o küçücük bedeni gitmiş odaya sığamaz olmuştu , o mini mini elleri ayakları şimdi aynada daha büyümüş görüyordu , bütün eşyalar da odanın her bir karesi de her şey değişmiş gelişmişti , dışarıda olmak kadar güzel olacak kurduğu hayallerinin birinde olmak yetiyordu , kendini odasına kapatmak gibi başkasına göre anlaşılmaz bir duruma hiç çözüm üretmek istemiyordu , çünkü halinden memnundu , kurduğu tek kişilik bir dünyada yine tek kişilik bir hasmı ( kendisi ) ile başı dertte işte sebepli sebepsiz gözyaşları hırçın çıkışları ile her hali ile kendi kendisinin düşman kardeşiydi , anlaşılmaz tutumları ile annesini bile halden hale çeviriyor, annesi bu duruma şaşkınlıkla bakıyor bana yakıştıramıyordu ,  içinden çıkılmaz karşılıklı gerilimlerle annesini bıraktığı için acaba üzülmeli miydi ? şimdi aklına annesini getirmenin sırası mıydı diye düşündü , ah yine yorgun düşüyordu dışarıda bahar mı , kış mı var ? ayırt edemeyecek kadar karmaşıktı duyguları , mırıldanır gibi hiçbir yerde güftesi bestesi olmayan sözler çıkıyordu ağzından “..bahar günleri ..bahar günleri ..yakınsın çok yakın değil mi ..görecek miyim bilecek miyim seni..geldiğinde kalbim ısınacak.. yaz gelecek..sevinçler bizleri bekleyecek..”..birbirini tutmayan sözleri sıralayıp durdu , oysa çok sıcak yaz günleri belki felaket getirecek ve orman yangınları yüreklerimizi delecek diye gözlerinin önüne getirdi ..acılar hiç geçmez , ,sadece sakinleşir geçici olarak ara verirler diye düşündü , yüzü duruldu geriledi sessizleşti göz kapakları ağırlaştı “..iremmmm “ rüya görüyor olmalıydı , ismini uzun uzun çağıran sesi bir tanıdı bir tanımadı bir açmak istedi gözlerini bir açamadı , derin uçsuz bir karanlığa karanlık içinde dalıp gitmiş uyuya kalmıştı işte , yeni bir günün sabahı başlayacaktı az sonra ,  maviliklere seyehate hazırlanmaya başladı …..

06.06.2011/Çengelköy
mustafakaya



....bir varmış bir yokmuş ,sahil boyu çınar ağaçları varmış,kuşlar suya yakın ve uzak uçarlarmış,mutlu mu mutlu kanat çırparlarmış,bazı gemiler sessiz sessiz geçerlermiş bazıları da boru sesine benzer düdüklerini öttürürlermiş,hiç usanmadan kulaç atan martılar varmış ,çığlık çığlık çoğalırlarmış, kısacası  bir okul varmış denize yakın şehre yakın,okul yolu hem kısa hem uzunmuş , her gün okula gelen bir öğrenci varmış,işte hikayemiz bir uçurtma misali ,gökyüzü maviliklerini yere indiren sevimli mi sevimli öğrencinin tükenmek bilmez hayat  sevinçleri üzerinedir,bu şehirde kaybolmak ta güzel üzülmek ve sevinmekte diyordu ,kelimeleri bitiren eşsiz güzellikleri barındıran bir şehirde olmaktan nasıl sevinç duymaz ki insan diyordu, hikayemizin kahramanı lise çağının ikinci yılındaki bir genç ,elinden düşürmediği kitabından başını kaldırdı ,boğazın iki yakasını gören harika bir manzarayı seyre koyuldu,evin balkonuna düşen sabah ışıklarının ısıttığı yerden mutlu bir fotoğrafa bakar gibiydi,tümünü olmasa da görebildiği kadar şehir İstanbul için : okunacak en iyi bir kitap dedi ,heyecanlandı masmavi rengin bu kadar etkileyici olduğunu düşünmemişti,kimi yerde çivit lacivert çalıyor kimi yerde açık mavi bazen yeşilimsi rengi ile doyumsuz bir tablo,bu şehrin son sayfası yazılmamış bir roman gibi dedi baktıkça ,bakmaktan usanmayan her ne tarafa dönülse daha zengin görselliklerle huzur duyguları artıran gizemli bir doku,bir şairin bir iki satır şiirini hatırladı “…Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul..sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.. şiirin diğer mısralarını hatırlayamadı çünkü seyrettiği harikalık her şeyi unutturacak kadar vardı,her gün okudukça çoğalan hikayeleri yanında ne yazılmakla ne de anlatmakla tüketilmeyecek muhteşem bir zenginlikti,Allah’ım beni bu şehirden ayırma koparma bağımı diyerek kısa bir dua ekledi,mutluydu ve huzurlu hissediyordu kendini ,hayatın bilinmedik karanlıkları umurunda değildi çünkü aydınlığa ve güzelliklere sahip böyle bir şehirde insanın kötülük ve karanlıklarla işi olamazdı ,eğer bu şehrin manevi ve tarihsel dokusunu iyi okumuşsa  istikametini bulmuş demektir,kendisini bu standartta gördüğü için gerçekten mutluydu ,sarı kazağına sımsıkı sarıldı kendisine yakışıp yakışmadığına aldırış etmedi öyle müsrif biri değildi her haftasonu AVM lere gidip para harcayan gerekli gereksiz alış verişler yaparak gösteriş saçmalıklarına düşen biri değildi,kanaatkar ve elindeki ile yetinen biri olmayı her zaman uyguladı,okuduğu kitaba tekrar döndü sahifeee…137  Babalar ve Oğullar kitabını okuyordu Turgenyev’in, istediği gibi değildi belki kitap ama bazı satırlarda kendini görüyordu,mesela şu satırlar :  “..günün geri kalan kısmı tuhaf bir biçimde ağır ağır can sıkıcı bir hava içinde geçti..sanki dünyada hiç yokmuş gibiydi..küçük odasında kapanmış oturuyordu..ölürsem zaten öğrenirler ama ben ölmeyeceğim ..hayır daha uzun bir zaman bu dünyada çile çekeceğim  diye düşündü….bütün gece karmaşık rüyalar ona rahat vermedi..”  bir yandan İstanbul kokusunu içine çekiyor bir yandan beğendiği cümlelerin altını çizerek kitabı ile gayet güzel vakit geçiriyordu,kitabın sayfalarını çevirirken uzaklardan gelir gibi belli belirsiz uçan kuşların telaşlı geçişleri ve şehir vapurlarının sudaki izleri gökyüzünün açık ve parlaklığı hepsi birden kitap ile bütünleşiyordu,şu saatte kim bilir şehrin hangi uçurumlarında insanlar didişiyorlar  oysa şehrin güzel  tebessümleri ortada yerde duruyorken ve soylu fikirler için şehir her hali ile insanı  günde beş kez  doğru alanı hatırlatıcı oluyorken değer miydi bile bile yanlışlıklar yapmaya acılarla yaşamak diyordu ,kitabın her sahifesini çevirdiğinde gözleri karşı kıyıda kendisine tebessüm eden Rumelihisarı’na takılıyordu taşın bu kadar konuşan ve insan ile iletişimini sıcacık yapan medeniyetin kendi tarih ve kültür değerleri olmasından  ruhuna  kuvvet ve güven duygusu geldiğini görüyordu,kitabın 188.ci sahifesine gelmişti “..altı ay geçmişti bulutsuz soğukların derin sessizliği ,gıcırdayan tok karları,ağaç dallarında pembeye çalan kırağıları açık mavi gökleri ,bacalarının üzerinde dumandan meydana gelen şapkaları…..ocak ayının günlerinden biri sona ermek üzereydi,kıpkırmızı ufuktaki ışıklar hızla sönüyordu…orada bulunan herkes de aynı şekilde gülümsüyor sanki özür diliyorlarmış gibi ..herkes biraz üzüntü duyuyordu ama aslında hepsi mutluydu.. .” , kitabın bir çok yerinde rastladığı tanıdık tasvirler  kendi iç dünyasından çıkan yankılar gibiydi,biraz ara verip kahve içmek istedi tam yerinden kalkacakken birkaç martının üst üste haykırışlarına dikkat kesildi kim bilir nasıl bir haberleşmenin eşiğinde gökyüzü kuşları sevinçlerini paylaşıyorlar  diye düşündü, neredeyse insanın tüm hayallerini gerçekleştirecek  bir şehir diye fısıldadı martılar ve güvercinler şehri  İstanbul diyerek , martıların şarkılar okuyan bu coşkulu ötüşleri üzerine kendisi için iyi güzel müjdeli bir gün geçireceği işaretini almak istedi,kahvesini yapmak için mutfağa yöneldiğinde acaba nasıl bir haber veya gelişme ile kendini sevinçli,mutlu hissedecekti ,bunları düşünürken kapının zili çaldı,acaba şimdi mi..?..şimdi mi ? sarı kazağını düzeltti kapıya yöneldi, aynaya bir göz attı gözlerinin şehla duruşuna alışık olarak kapıyı açtı…….


07.01.2015/beylerbeyi
« Son Düzenleme: 06 Şubat, 2016, 11:13:05 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 17 Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: