Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
07 Eylül, 2010, 21:17:09 ÖS
30543 Mesaj 5433 Konu Gönderen: 509 Üye
Son üye: zozuk
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
mustafa kaya  |  Genel  |  Medya'dan  |  Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle? ( yusuf kaplan ) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle? ( yusuf kaplan )  (Okunma Sayısı 159 defa)
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 15778



Üyelik Bilgileri Site
Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle? ( yusuf kaplan )
« : 12 Şubat, 2010, 21:30:27 ÖS »

Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle?



Kitabımız'da peygamberlerin şehir'lere / medine'lere gönderildikleri münhasıran vurgulanmışsa, orada durup düşünmemiz gerekir boylu boyunca... Yaratan, elçilerini, hangi hikmete mebnî şehirlere göndermiştir öyleyse?

Medine anlamında şehir, peygamberlerin nübüvvet rahmetini, müjdeli, kutlu haberi, yüce sözü, özün sözünün özünü toprağa düşürdükleri, ağacını meyveye durdurdukları, özün sözünün öznesi olarak yükümlü kılınan insanın şehre, şehrinse insana selam durdurduğu, şehrin insana, insanınsa şehre konuştuğu, şehirle konuştuğu, şehirden konuştuğu ve şehirce konuştuğu bir mekândır; mekâna ruh üflenen bir zamandır, peygamberlerin kutlu haberin tohumlarını ektiği peygamber yurdu şehir...


* * *
Nesin ki sen şehrin gözünde? Ne kattın ki şehre kendinden? Ruh mu üfledin? Güven mi biledin? Esin mi diledin? Süt mü verdin? Bal mı sundun şehre ki, şehir seninle konuşsun? Kimsin ki sen? Hiçkimse?

Bir sor bakalım kendi kendine durup düşünerek şöyle bir... Sen kim, şehre bal sunmak ne? Sen kim, şehre süt vermek ne? Sen kim şehre güven bilemek, şehrin sana güven tazelemesi ne? Sen kim, şehre ruh üflemek ne demek sahiden?

Başka medeniyetlerin dâhî çocuklarını, kurucu figürlerini, büyük sanatçılarını ve çaplı düşünürlerini eğer kendimize malederek okuyabilecek entelektüel derinlikten, kendilikten, sahicilikten ve özgüvenden yoksunsak, başka medeniyetlerin çocuklarıyla, birikimleriyle, ürünleriyle verimli, kışkırtıcı, yaratıcı ilişkiler kuramayacağımızı bilelim diyorum; ama bu dalga boyutunda olmadığımız için benim böyle düşünüyor olmamın bir anlamı yok, ne yazık ki...

Kendimize maledebilecek entelektüel bir derinlikle, önhazırlıkla yapılmayan okumalar, başka medeniyetlerin zirvelerinin görünmeyen boyutlarını, yönlerini ve imkânlarını açmaz bize. Daha da önemlisi, ilişkiye geçtiğimiz, alışverişe giriştiğimiz medeniyetler karşısında hep alıcı, büsbütün tüketici, tamamıyla edilgen bir konuma düşeriz de, düştüğümüzü, bulunduğumuz yerin bizim yersiz yurtsuzluğumuzu ele veren bir düşmüşlük hâli olduğunu bile göremeyiz.

Başka medeniyetlerin düşünce, sanat ve edebiyat birikimleriyle verimli, derinlikli ve zenginleştirici ilişki kurabilmenin olmazsa olmaz şartı, sizin söyleyecek bir şeyiniz, durduğunuz esaslı, sarsılmaz, muhkem bir yerinizin olmasıdır.

Eğer siz yoksanız, yok olmuşsanız, söyleyecek sözünüz, ayakta, muhkem bir yerde durabilecek bir mecaliniz kalmamışsa, kısası, mecranızı yitirmişseniz, dünyanın en görkemli kültürleriyle bu kültürlerin üretildiği anakentlerde, en merkezî yerlerde, mekânlarda bile nefes alıp veriyor olsanız da, aslında, siz orada sadece bedenen, yalnızca "canlı cenâze" gibi bulunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Sözgelişi günümüzün düşüncesinin, sanatının, biliminin üretildiği anakentler, kurucu kentler, üretici kentler olan New York'ta, Londra'da, Paris'te nefes alıp veriyor olmanız, eğer söyleyeceği olmayan, kendine özgü özellikleri bulunmayan biriyseniz, bu kentlerden yaratıcı, kışkırtıcı hiçbir şey almanız mümkün olmadığı gibi, bu kentler, bu kentlerin sizi de çepeçevre kuşatan cezbesi, cerbezesi, sarhoşluğu tarafından teslim alınmanız, kuşatılmanız, yutulmanız mukadderdir, önlenemez. Tam ortasında yaşadığınız bu kentlerin size dişe dokunur bir şeyler söyleyebilmesi için, sizin, bu kentlere, bu kentlerin dünyasına söyleyecek bir çift sözünüzün olması şarttır.

Şehrin sizinle konuşması şarttır sizin şehirden taze sütler içebilmeniz, parmakyalatacak ballar tadabilmeniz için. Eğer şehre söyleyeceğiniz bir çift sözünüz yoksa, şehir sizinle konuşmaz; şehir size konuşmaz; sizin konuşamadığınız ve konuşmayan şehrin sizi zenginleştirmesini, enginlere eriştirmesini beklemeye kalkışmanız ne kadar beyhûde bir çabadır; ne kadar anlamsız, karşılıksız ve karşılıksız kalmaya mahkûm boşuna bir kaygıdır...

Şehir size konuşmuyorsa, yazarı da, sanatçısı da, düşünürü de, kısacası ruhu da konuşmaz şehrin sizinle. Yazarı da, sanatçısı da, düşünürü de susmuştur, donakalmıştır; Pakdil Usta'nın enfes ifadesiyle "sükût sûreti"ne bürünmüştür koca şehir...

Medine ile city arasında, (şehir ile kent arasında) çok esaslı varoluşsal farklılıklar vardır.

Medine şehir modeli, yalnızca müslüman şehir prototipi değildir; aynı zamanda, müslüman insan prototipinin sırlarını da saklar gizli hazinelerinde, görünmeyen bölmelerinde, her dâim keşfedilmesi gereken, keşfedilmeyi bekleyen, keşfedildikçe insanın önüne insana dair, hakîkate dâir, eşyaya dair, Tanrı'ya dair muhkem hakîkatlerin sırlarını birer birer ifşa eder... Tıpkı bir İbn Arabî metni... Tıpkı bir Dostoyevsky romanı, tıpkı bir Tarkovsky filmi, tıpkı bir Fuzûlî şiiri, tıpkı bir Albdülkadir Merâği musikisi, tıpkı bir kar şiiri, tıpkı bir tabiat şarkısı, tıpkı tabiatta her an, her dâim yaşanan kozmik bir yaratılış ve varoluş, ölüm ve hayat dansı gibi...

Şehir insanın ruhudur; insansa şehrin çocuğu. Çocuk, ruhu yoksa, kendi sırrını da, şehrin sırlarını da, hakîkatin sırlarını ve sınırlarını da ifşa edemez; şehrin insanın ruhunu hatırlatarak insana yeniden ruh üfleyen esrarlı kapıları kapanır insanın suratına sonsuza kadar...

Sen şehri terk etmişsen, şehir neden sen/de olsun, ne diye seninle konuşsun ki?




Yusuf Kaplan
12 Şubat 2010 Cuma
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 15778



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: Neden ne diye konuşsun ki şehir seninle? ( yusuf kaplan )
« Yanıtla #1 : 01 Mart, 2010, 12:03:54 ÖS »

28 Şubat bitmedi; "bitkisel hayat"ı meşrûlaştırdı



Türkiye, darbecilere karşı ilk defa büyük, tarihî bir operasyon yapıyor. Ancak bütün bu önemli gelişmeler, 28 Şubat'ın bitmesi olarak görülebilir mi?

Kesinlikle hayır. Darbeciliğe vurulan darbe, ne kadar önemli olursa olsun, eğer bütün bu gelişmeler, 28 Şubat'ın bitmesi olarak değerlendirilebiliyorsa, bilin ki, 28 Şubat'ın ne denli köklü, sarsıcı, yıkıcı sonuçlara yol açtığı henüz kavranamamış demektir.

Çünkü 28 Şubat, bütün askerî darbelerden daha büyük tahribat yapmıştır Türkiye'de. 27 Mayıs darbesi kısmen hâriç, hiçbir askerî darbe, Türkiye'de bütün toplum kesimlerinin zihin haritalarını bu kadar derinden sarsmamış, farklı toplum kesimlerini bu kadar karşı uçlara fırlatmamış ve Türkiye'nin zihnî haritalarını bu kadar ortasından yarmayı, yırtmayı, paramparça etmeyi başaramamıştır.

Yakın tarihimizdeki ilk büyük zihnî yarılma ve entelektüel savrulma, 27 Mayıs darbesinin oluşturduğu vasatta neşvünemâ buldu: 27 Mayıs, bu topraklarda hiçbir karşılığı olmayan ithal ve ikinci sınıf bir Marksist kültürün zuhur etmesine zemin hazırladı.

Marksist hareketin Türkiye'nin entelektüel ve kültürel hayatına yaptığı, hiç de küçümsenmeyecek olumlu katkılar var elbette: Sözgelişi, Türkiye'de entelektüel hayatta ilk defa eleştirel bir akıl oluştu. Ama Marksist bir düşünce akımı, sanat akımı oluşmadı Türkiye'de.

Fakat Marksizm'in Türkiye'ye kaybettirdikleri, kazandırdıklarından çok daha fazla oldu.

Her şeyden önce, Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde kaldıraç rolü gördü Marksizm: Türkiye'nin medeniyet iddialarını, rüyalarını handiyse tarihe gömmekle sonuçlandı Marksizmle birlikte Türkiye'nin girdiği Batılılaşma süreci.

Peki, sonucu ne oldu "Marksistlerin" bu gönüllü Batı acentalığının?

Öncelikli olarak, Türkiye'de somut bir entelektüel tarihe, dayanağa, kaynağa sahip olmadığı için, yalnızca ithalcilik ve ihtilalcilik yapan, kendilerini besleyen Kemalist elitleri bile şaşkına çeviren tuhaf rüyalar, hayaller gören "yabancı", metamorfoz yemiş bir kuşak yetişti.

Sonuçta, bu Marksist kuşak, statükonun haşarı çocuğu veya ürünü olduğu için, büyük ölçüde ulusalcılaştı, Kemalistleşti ve laikçiliğin, Türkiye'nin sivil iradesinin önünü tıkayan statükoculuğun, zihnî sömürgecileşmenin öncükollarına dönüştü.

Bu arada, fena hâlde kapitalistleşti; özellikle de kültür sektöründe, bir yandan kapitalizmin bütün barbarlıklarını içselleştirdi; öte yandan da, hem hormonlu bir solculuk yapmaya devam etti; hem de bu ülkenin dünyaya düşüncede, sanatta, kültürde büyük armağanlar sunduğu bütün medeniyet dinamikleriyle ilişkilerini sıfırladı ve fiilen, kurumsal düzlemde iktidarda olduğu için, iktidarını yitirmemek pahasına, darbeci, statükocu ve"bir numaralı halk iradesi düşmanı" bir gulyabaniye dönüştü. Elbette bunun istisnaları var; ama yalnızca istisna bunlar.

27 Mayıs darbesi, büyük ölçüde entelektüel ve elit kesimlerde bir dönüşüm gerçekleştirmişti. Oysa 27 Şubat süreci, bu dönüşümü, bütün toplum katmanlarına derinlemesine yayan, toplumun bütün kesimlerini zihnî olarak bitkisel hayata mahkûm eden, ayartıcı, baştan çıkarıcı, kutuplaştırıcı, toplumu sadece zihnî değil, sosyo-politik olarak da tam ortadan ikiye bölen çok yönlü, sarsıcı ve savurucu bir darbe vurdu Türk toplumuna.

İşin daha ürpertici ve traji-komik boyutu ise şu: 28 Şubat süreci, sanıldığının aksine, bizzat bu sürecin aktörleri tarafından değil, 28 Şubat'ın kendilerine karşı yapıldığı sözümona İslâmî kesimler tarafından hayata geçirilmiştir...

Şunu demek istiyorum: 28 Şubat, İslâmcı entelektüellerde inanılmaz bir savrulma yaşanmasına, 28 Şubat rejiminin bizzat İslâmî kesimlerde tabanda köklü bir sekülerleşme sürecinin hızla köksalmasına yol açmakla, bu toplumun medeniyet iddialarının, tarihî derinliğinin ve ben-idrakinin yegâne temsilcisi olması beklenen İslâmî kesimlerin, İslâmî söylemleri ve iddiaları zor zamanlarda nasıl da kolaylıkla terk edebileceğini, konformistleşebileceğini gözler önüne sererek Türkiye'yi zihnî bakımdan tam bir bitkisel hayata girdirdi. Ve daha da vahimi, bu süreç, zihnî bitkisel hayatın normal bir şey olarak algılanmasına, dolayısıyla 28 Şubat süreciyle yaşanan savrulmanın hem entelektüel, hem de sosyo-politik ve ekonomik düzlemde meşrûlaşmasına yol açtı.

Darbeci zihniyetle başarıyla mücadele ediliyor olması, elbette ki, önemli bir şeydir; ama bu "başarı"nın bile "iktidar" metaforu üzerinden sürdürülüyor olmasının da açıkça gösterdiği gibi, 28 Şubat süreciyle birlikte İslâmî kesimlerin de hızla sekülerleşmeye başlamaları, bu sekülerleşme sürecinin onları zihnî bakımdan bitkisel hayata mahkûm ettiğini görememeleri, çok daha önemli, çok daha düşündürücü bir şeydir.



Yusuf Kaplan
01 Mart 2010 Pazartesi
Kayıtlı
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: