Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
10 Aralık, 2019, 21:59:36 ÖS
45283 Mesaj 7064 Konu Gönderen: 592 Üye
Son üye: Umut
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
mustafa kaya  |  Sizden  |  Beğendikleriniz  |  SORU -CEVAP 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 ... 11 12 [13] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: SORU -CEVAP  (Okunma Sayısı 98989 defa)
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #180 : 24 Temmuz, 2019, 12:31:15 ÖS »

SORU  : Kur’an’ı Arapça okumak mı daha iyi, yoksa mealinden okumak mı?

CEVAP : Kur’an’ı okumak da dinlemek de ibadettir. Fakat ikisi de okunan Kur’an’ın anlaşılmasına bağlıdır. Anlaşılmadan salt okumanın veya dinlemenin kişiye yararlı olacağını gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır. Zira Allah Teâlâ birçok ayette Kur’an’ın anlaşılması ve yaşanması için nâzil olduğunu haber vermiştir. Kur’an’ı okumakta veya dinlemekte amaç bu olmalıdır. Durum böyle olunca bizzat okumanın anlamaya daha yakın olduğu bir gerçektir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalp­leri üzerinde kilitler mi vardır?” (Muhammed, 47/24)

“And olsun ki, biz Kur’an’ı, üzerinde dü­şünülsün diye kolaylaştırdık; ama hani dü­şü­nen?” (Kamer, 54/17, 22, 32 ve 40)

Müslümanlar Kur’an üze­rinde düşün­meyi asır­larca unuttular. Kur’an üzerinde akıl yorma gereği unutulunca o, ulaşıla­maz, erişile­mez bir kutsal sayıldı ve onu anla­yamayacağımız şeklinde bir ka­naat oluştu. Sonra eskile­rin her şeyi hallettiği savu­nuldu ve yeniliklere kapılar kapandı. Nihayet Kur’an, se­vap kazanmak için oku­nan bir kitap haline dönüştü.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bu Kur’an, gerçekten en doğruya ve en sağlama ulaştırır.” (İsrâ, 17/9)

Kur’an, gerçekten en doğru ve en sağlam olana ulaştırır. Fakat o, anlamak için değil de sadece sevap olsun diye oku­nursa onunla bir yere ulaşılamaz. Böyle bir şey, tıpkı kaliteli bir balın, sırf görüntüsü ve ko­kusu ile yetin­meye benzer. Yenmeyen balın vücuda ne faydası olur! Müslümanlar asırlardır böyle yapmışlar ve Kur’an ile yeterince bes­lenememişlerdir. Geleneksel kültür kalıpları ile hurafeler iç içe girmiş, halkı hurafeler sar­mıştır.

Kur’an okumada asıl maksat onu okumuş olmak değil; onu anlamak, düşünmek ve ona göre davranmaktır.

Abdullah İbn Mes’ûd şöyle demiştir: “Kur’an, ona uyulsun diye indirildi; ama insanlar tuttu, onu okumayı ibadet saydılar.”

Abdullah İbn Ömer de şöyle demiştir: “Biz Kur’an’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız uzun bir dönem yaşadık. Kur’an sûre sûre nazil oluyordu. Bu sûrelerin helal ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Şimdi ise imandan evvel Kur’an’a yapışan, Fatiha sûresinden başlayarak sonuna kadar okuyan; fakat Kur’an’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında durmak gerekir; katiyyen bilmeyen, okuduğu Kur’an ayetlerini çürük hurmalar gibi sağa-sola serpen nice kişiler görüyorum.”


SORU  :  Resûlullâh münafıkların lideri Abdullah b. Übeyy’i niçin öldürtmedi ?

CEVAP :

Munâfikûn sûresinde Abdullah b. Übeyy ve arkadaşlarının mürted olduğu açıkça ifade edilmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bunun sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra kâfir oldular, bu yüzden kalplerinde yeni bir huy oluştu; artık onlar anlamazlar.

Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” (Munâfikûn, 63/3-4)

Allah Teâlâ onların müminken kâfir olduklarını ama yine de mümin gözükmeye çalıştıklarını açıkça beyan ettikten sonra onlara karşı olan davranış biçimini şöyle bildirmektedir:

“…Onlar düşmandır, onlardan sakın…”

Nebîmiz bu emre uygun olarak davranmıştır.

“Resûlullâh’ın Abdullah b. Übey gibileri öldürtmemesinin sebebi, “Muhammed güçlendi, şimdi arkadaşlarını öldürtüyor” diye konuşmalarına engel olmak içindir.” şeklindeki iddia öteden beri yapılır. Ancak bu, Nebîmizin, bazı şartlarda Allah’ın emirlerini uygulamadığı anlamına gelir ki bu, ona yapılacak en büyük iftira olur.

Mezhepler, dinden dönen, Nebîmize söven veya hakaret eden kişilerin öldürülmesi konusunda ittifak etmişlerdir[1]. Dinden dönüp kâfir olanlarla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur:

“Ey inanıp güvenenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, çok geçmeden onların yerine sevdiği bir topluluk getirir; onlar da O’nu severler. İnanıp güvenenlere karşı saygılı, âyetleri görmezden gelenlere karşı başları dik olur. Allah yolunda mücadele eder ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte Allah’ın lütfu budur; onu, tercihini doğru yapana verir. Allah’ın imkanları geniştir, her şeyi bilir.” (Mâide, 5/54)

Mukâtil b. Süleyman’ın (öl. 150/767) bildirdiğine göre 12 kişi Müslüman iken kâfir olmuşlar, düşünceli bir şekilde Medine’den çıkmış, Mekke yolunu tutmuşlar ve Mekke kâfirlerine karışmışlardı. Sonra içlerinden Hâris b. Süveyd pişman olup geri döndü ve kardeşi Cülâs’a haber gönderdi: “Ben tevbe ederek geri döndüm, Resûlullâh’tan öğren bakalım, tevbeye hakkım var mı, yoksa Şam’a gideyim, dedi. Cülâs durumu Resûlullâh’a bildirdi; ama cevap alamadı. Sonra şu ayetler indi :

“Kendilerine açık belgeler geldikten ve Allah’ın elçisinin/Kitabının hak olduğuna şahit olarak inanıp güvendikten sonra da âyetleri görmezlikte direnen (kâfir olan) bir topluluğu Allah hiç yola getirir mi? Allah, yanlışlar içinde olan bir topluluğu yola getirmez.

Onların cezası, Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından dışlanmaktır.

Sürekli dışlanmış olarak kalırlar. Azapları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.

(Ölmeden) Dönüş yapıp kendini düzelten olursa başka. Allah onları bağışlar ve iyilikte bulunur.” (Âl-i İmrân, 3/86-89)

Demek ki , aBDULLAH B. üBEYY GİBİ  dinden dönüp kâfir olanın cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetidir. Tevbe eden olursa lanetten kurtulur. Hüküm bu olduğu halde mezheplerin, dinden döneni öldürme konusunda ittifak etmeleri şaşırtıcıdır. Hanefilerin bu konuda dayandıkları âyet şudur:

“ Çöl araplarından o geride bırakılanlara de ki: Savaşma gücü üstün bir topluluğa karşı çağrılacaksınız. Onlarla savaşacaksınız veya (savaşmanıza gerek kalmadan) teslim de olabilirler. Bu emre(sefer çağrısına) uyarsanız Allah size güzel bir ödül verir. Daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yine yüz çevirirseniz, sizi acıklı bir azaba uğratır.” (Fetih, 48/16)

Bu ayetin “onlarla savaşacaksınız veya teslim de olabilirler” bölümünü, dinden dönenin öldürülmesinin delili sayılmıştır. Bu ayetten böyle bir hüküm çıkarmak imkânsızdır.


Rivayetlerde hangi hayvanların öldürülmesi isteniyor :

 

''..Beş tane hayvan "fasık"dır ki, Mekke'nin harem bölgesinde de öldürülebilir. Bunlar; fare, akrep, karga, çaylak ve yırtıcı köpektir." (Bir rivayette: kişi ihramda da olsa bunları öldürebilir.) (Buhârî)
“Boncuklu Keleri bir vuruşta öldürene yüz sevap vardır. İkinci darbede öldürene bundan daha az sevap verilir. Üçüncü vuruşta öldürene ise bundan daha az sevap verilir (Müslîm)
"Yılanları öldürün. İki çizgili ve ebteri (engerek) de öldürün. Çünkü bunlar, gözleri kapar (kör eder) ve hâmilelerde düşük yaparlar."
"Yılanların hepsini öldürün. Kim yılan(ın intikam alacağın)dan korkarsa, benden değildir."
"Gümüş çubuk gibi olan uzun yılan hâriç, bütün yılanları öldürün."
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm av veya koyun veya çoban köpeği hariç diğer bütün köpeklerin öldürülmesini emretti...biz Medine ve civarına gider, tek köpek bırakmaz, hepsini öldürürdük. Hakkat biz, çölden gelmiş kadına refakat eden arkadaş köpeği bile öldürürdük..." ( Buhari )
"..Resûlullah bize köpekleri öldürmeyi emir buyurdu... "halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın, çünkü o şeytandır" buyurdu...eğer köpek, ümmetlerden bir ümmet olmasaydı hepsinin öldürülmesini emrederdim. öyleyse onların siyah olanlarını öldürün...'' ( Buhari )

« Son Düzenleme: 06 Ekim, 2019, 13:39:58 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #181 : 02 Ağustos, 2019, 14:18:15 ÖS »

SORU  : Yolcu hükmünde olan biri kurban kesebilir mi ?

CEVAP : Kurban ibadetini vacip kabul eden Hanefi mezhebine göre dinen yolcu olan kimse kurban kesmekle yükümlü değildir. Fakat kesmesinde de hiçbir sakınca yoktur. Kurbanı sünnet kabul eden mezheplere göre ise bu konuda yolcu ile mukim arasında hiçbir fark yoktur.

Hanefilerin yolcu için böyle bir ruhsattan bahsetmeleri ibadetlerde külfeti kaldırmaya yöneliktir. Çünkü yolculuk halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kesme, gerekse kesilen kurban etini değerlendirme ve dağıtma açısından o bölge halkının sahip olduğu bilgi ve imkana sahip olmayabilir. Ayrıca yolcu zengin bile olsa elindeki parayı daha tedbirli harcaması gerekebilir.

Kur’an ve sünnette ise kurban konusunda seferi ile mukim arasında herhangi bir fark gözetilmemiştir. Dolayısıyla maddi imkanları yerinde olan kişiler her nerede bulunuyorlarsa kurbanlarını orada keserler. Seferi iken kesenlerin evlerine döndüklerinde yeni bir kurban kesmeleri gerekmez.



SORU :  Nebîler daha ilk baştan cennetlik olarak mı yaratılmışlardır?

CEVAP : Geleneksel yapıda A.İmran 45. ayete  “dünyada ve Ahirette itibarlı ve Allah’a yakınlaştırılmış kişilerdendir” şeklinde meal verilir. Çünkü gelenek, Allah’ın nebîlerine “ismet” yani günahtan korunmuşluk sıfatını yakıştırır. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“(Ey Muhammed) Sana da senden ön­ceki nebilere de şu kesin olarak bildiril­miştir: Eğer şirke düşersen yaptığın yanar gider ve sen de kaybeden­lerden olursun.  Sakın ha! Yalnız Allah’a kulluk et ve görevlerini yerine getiren­ler­den ol.” (Zümer, 39/65-66)

En’âm Suresi 84. ayetten itibaren aralarında İsa Aleyhisselamın da olduğu 18 nebî zikredildikten, kendileri gibi nebî olan atalarına, soylarından gelenlere ve kardeşlerine işaret edildikten sonra şöyle buyurulur:

“İşte bu, Allah’ın yoludur. O, gerekeni yapan kullarını bu yola sokar. Eğer onlar da (nebîler de) ortak koşsalardı bütün yaptıkları boşa giderdi.” (En’âm, 6/88)

Allah Teâlâ, İsa Aleyhisselamı ve kendine yakınlaştırdığı melekleri zikrettiği bir ayette şöyle buyurur:

“Mesih, Allah’a kulluktan geri durmuş değildir. Mukarreb melekler de öyledir. Kim büyüklenerek O’na kulluktan geri durursa (bilsin ki) Allah, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlara hem ücretlerini tastamam verecek hem de ikramda bulunacaktır. Büyüklenerek O’na kulluktan geri duranları da acıklı bir azaba çarptıracaktır. Onlar, kendileri için Allah ile aralarına girecek ne bir dost (veli) ne de yardımcı bulacaklardır.” (Nisâ, 4/172-173)

Bu ayetler, nebîlerin şirkten korunmadıklarını yani kendilerinde ismet sıfatının olmadığını kesin olarak ifade ettiği için onlarla ilgili ayetlere, ismet sıfatını çağrıştıracak mealler vermek yanlış olur.



SORU :  İnsan niçin günah işler ? Ve her günahın tevbesi olur mu ?

CEVAP  : İnsanda “huysuzluk” vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır. Başına bir fenalık gelince feryat eder, imkân verildiğinde de pinti kesilir.” (Meâric, 70/19-21)

İnsanda “nankörlük” vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İnsan, başı sıkışınca yan üstü veya oturarak ya da ayaktayken bize yalvarıp durur.  Sıkıntısını giderdiğimizde de sanki sıkışıp da hiç yardım istememiş gibi geçer gider. Aşırılık edenlere, yaptıkları şey böylece güzel gösterilmiştir.” (Yunus, 10/12)

İnsanda “cimrilik” de vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Mallarınız ve evlatlarınız sadece sınanmanız içindir. Allah’a gelince, büyük ödül, onun yanındadır.

Onun için gücünüzün yettiği kadar Allah’tan sakının. Dinleyin; itaat edin, infak edin ve kendiniz için hayır yapın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa onlar umduklarını bulurlar.

Allah’a güzel bir ödünç verirseniz o, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar, Allah iyiliği karşılıksız bırakmaz ve yumuşak davranır.” (Teğabun, 64/15-16-17)

Bütün bu özellikler, insanın kusurlu davranmasına sebep olur. Ama insan, neyi doğru neyi yanlış yaptığını tespit edecek güçtedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Nefse) isyankâr­lı­ğını ve takvasını ilham ede­nin hakkı için, onu arındıran gerçekten um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da her şeyini kaybetmiş olur.” (Şems, 91/8-10)

İyilik yapan, o iyiliğin neşesini içinde duyar, kötülük yapan da vicdan azabı çeker. Bu, Allah’ın büyük bir ikramıdır. Bu sayede kişi, hatadan dönme ve tevbe etme ihtiyacı duyar. Günah ne kadar ağır olursa olsun, tevbe kapısı daima açıktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki: Ey aşırı gidip kendilerini tüketen kullarım! Allah’ın ikramından umudunuzu kesmeyin. Çünkü Allah günahların hepsini bağışlar. O, bağışlayıcıdır, ikramı boldur.

Rabbinize yönelin de size azap gelmeden önce ona teslim olun; yoksa yardım görmezsiniz.

Rabbinizden size indirilenlerin en güzeline, Kuran’a uyun. Sonra o azap size, beklemediğiniz bir anda gelir de hiç anlayamazsınız.” (Zümer, 39/53-55)

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah size açık açık anlatmak, sizden öncekilerin uygulamalarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah bilir, doğru karar verir.

Allah ister ki, sizin tevbelerinizi kabul etsin; arzularının peşine takılanların isteği ise sizin iyice onlara yönelmenizdir.

Allah sizi rahatlatmak ister. İnsanoğlu zaten zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 4/26-28)

Kişi, tevbe etmeden ölmüş olsa, bu durumda Allah’ın bağışlamayacağı tek günah şirk günahıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah şirki bağışla­maz, onun dışında kalanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa, 4/48)

Şirk, ortak etmek demektir. Allah’a şirk, ona ait özelliklerden birini veya bir kaçını başka bir varlıkta da görmektir. Bu varlık kimi zaman kişinin kendi arzuları olur. Ama çoğunlukla bunlar, Allah’a yakın sayılan büyükler ve ruhanilerdir. Din büyükleri ve ruhaniler, yarı insan yarı tanrı sayılarak Allah ile insan arasında arabuluculuk konumuna getirilirler. Onları din adamları temsil eder. Allah’ın ortağı ile ilişkide olmak, Allah ile ilişkide olmak sayılacağından din adamları bu yolla büyük bir din sömürüsü yaparlar. Her namazda okunan Fatiha suresinde “Allahım! Yalnız sana kul olur, yalnız senden yardım dileriz” ayetleri yer alır. Bu ayetlerin gereğini yapan Müslümanlar, şirkten ve sömürüden uzak bir dini hayat sürerler.

Sonuç olarak insan, bilerek veya bilmeyerek her türlü günah ve kusur işleyebilir. Ne zaman günahtan dönmek isterse tevbe kapılarının açık olduğunu bilmeli ve asla umutsuzluğa kapılmamalıdır.





SORU  : ALLAH DİLEDİĞİNE HİDAYET VERİR DİLEDİĞİNİ SAPTIRIR AYET ANLAMI DOĞRU MUDUR ?
CEVAP  : İbrahim sûresi 4. ayet DOĞRU meal şöyledir:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Biz, her resulü kendi toplumunun dili ile gönderdik ki onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Güçlü olan o, doğru karar veren odur.” (İbrahim, 14/4)

Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayınlanan Kur’an mealinde ayete verilen anlam şöyledir:

 “Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Diyanet Vakfı’nın ayete verdiği meal ise şöyledir:

“(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.”

Yine Diyanet’in çıkardığı Kur’an Yolu Tefsiri’nde ayete şöyle meal verilmiştir:

“İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.”

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın meali de şöyledir:

“Ve biz her gönderdiğimiz Resul’ü ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki onlara iyi beyan etsin sonra da Allah dilediğini dalâlette bırakır, dilediğini de hidayete erdirir, ve öyle Aziz Hakim O.”


Allah dilediğini yola getirip dilediğini saptıracaksa neden elçi göndersin? Bu durumda elçinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru karar veren” Allah’a yakıştırılabilir mi? İçinde ciddi çelişkiler olan ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?

Hanefiler kendilerini Mâturîdî mezhebine mensup sayarlar. Görüldüğü gibi tarih içinde mezheplerin, ciddi anlamda ana çizgiden uzaklaştırılması Kur’an meallerini bile anlamsız hale getirebilmiştir.
« Son Düzenleme: 06 Ağustos, 2019, 13:57:54 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #182 : 06 Ağustos, 2019, 14:02:36 ÖS »

SORU  : Haram yemle beslenen bir hayvanın eti helal midir?
CEVAP : Helal-haram; hayvanlar için değil, insanlar içindir. Domuz eti, leş ve kan gibi pis gıda maddelerini hayvanlar yiyebilirler. Eğer bu maddelerin katıldığı yemler, hayvanı hasta edecek veya bazı mikropların, hayvanlar yoluyla insana bulaşmasına yol açacaksa o hayvan iyileşmeden ve mikrop vücudundan temizlenmeden yenmesi caiz olmaz. Buna karar verecek olanlar da uzmanlardır.

Bunun yanı sıra Hanefilere göre domuz sütü ile beslenen bir oğlağın yenilmesi helaldir. Çünkü domuz sütünü gıda olarak almakla o oğlağın eti değişime uğramaz. Almış olduğu gıdayı tüketir ve etkisi kalmaz.


SORU  : Ölü balıklar ayetlerde haram kılınan meyte kapsamına girer mi ?Mâide sûresi 3. ayette geçen "meyte/ölü eti" neyi ifade eder? Balık bu kapsama dâhil midir? Yani balığın ölüsü yenir mi?

CEVAP :  Bakara 173; Mâide 3; En’âm 145 ve Nahl 115. ayetlerde bahsi geçen meyte; “kesilmeden ölen hayvan”, “kendi eceliyle ölen yahut boğazlanmadan öldürülmüş bulunan hayvan”, “ister ehlî, ister vahşi olsun yenilmesi mubah olan kara hayvanı ve kuşlardan akıcı kanı olan ve kesilmeksizin kendi başına ölen hayvandır.”

Meyte kelimesinin Türkçe karşılığı leştir.

Siz ve yolcular yararlansın diye deniz avı ve yiyeceği size helal kılındı. Kara avı ise ihramda olduğunuz sürece haram kılındı. Bir gün topluca huzuruna çıkarılacağınız Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun.

Allah Teâlâ kara hayvanlarının aksine, suda yaşayan hayvanların helal olduğunu -hiçbir istisna koşmaksızın- şöyle bildirmiştir  :

(Maide 5/96)

أُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ ۖ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا ۗ وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“Siz ve yolcular yararlansın diye deniz avı ve yiyeceği size helal kılındı. …”

Bu ayete göre “deniz hayvanlarının, yani suyun altından başka yerde yaşayamayanların hepsi, nerede ve nasıl bulunursa bulunsun; helaldir. Bu hayvanların ismi ne olursa olsun, yakalayan Müslüman veya gayrimüslim olsun, diri veya ölü olmasına itibar edilmeden aynı hüküm verilmiştir; helaldir.

Allah, belirli bir kısmını haramlaştırmadan ve başka hayvanlar gibi boğazlanma şartını koşmadan bütün deniz hayvanlarının helal olduğunu bildirmekle kullarına kolaylığı ve genişliği temin etmiştir.” (Yusuf el-Karadavi, İslam’da Helal ve Haram, Terc: Mustafa Varlı, Hilal Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1971, s. 64)

Nebîmizden nakledilen hadislere göre balığın ölüsü, meyte kapsamına girmemektedir. Bir defasında Nebîmize deniz suyunun hükmü sorulmuş, O da şöyle cevap vermiştir:

“Denizin suyu temiz; meytesi de helâldir.” (Muvatta, Tahâret, 12, Sayd, 12; Ahmed b. Hanbel, 2/237, 361, 378, 393; İbn Mâce, Tahâret, 38; Ebû Dâvûd, Tahâret, 41; Tirmizî, Tahâret, 52; Nesâî, Tahâret, 46, Miyâh, 4, Sayd, 35)

Bu hadis de genel olarak bütün deniz hayvanlarının ölüsünün helal olduğunu göstermektedir.Balığın tezkiyesiz (kesilmeden) olarak yenileceği ve ölüsünün helal olduğu bütün mezhepler tarafından da “ittifakla” kabul edilmiştir.

Balıkla birlikte çekirge de meyte kapsamına girmemektedir.
« Son Düzenleme: 06 Ağustos, 2019, 14:43:56 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #183 : 07 Ağustos, 2019, 10:02:19 ÖÖ »

SORU  : Ölülere telkin vermenin sünnet olduğunu söyleyenler var. Bu, doğru mu?

CEVAP : Telkine dair delil getirilen rivayetlerin sahih hadis kaynaklarında geçmediği ve bunların hadis âlimlerince “zayıf” görülerek hüccet olmadıkları belirtilmektedir. Delil olarak belirtilen ayetler ise bağlamlarından koparılmışlardır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Dirilerle ölüler bir olmaz. Allah ölçüsüne uygun olana işittirir. Sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” (Fâtır, 35/22)

Ölmek üzere olan kişi, Müslüman veya kâfir olmasına göre bir muameleye tabi tutulur. Müminse canı ona göre alınır (Vakıa, 56/90-91), kâfirse belirli bir azapla alınır (Fussilet, 41/30). Öldükten sonra hayır ve hasenatı devam edecek olanlar, ölmeden geride bir şeyler bırakabilmiş olanlardır. Onlarla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ölüleri diriltecek olan biziz. Yaptıkları şeyi de geride bıraktıklarını da yazmaktayız…” (Yasin, 36/12)

Ebû Hureyre radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İnsan ölünce, şu üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir:

1. Sadaka-i cariye, (bir kimsenin ölümünden sonra da devam eden ve Allah rızası için insanların istifadesine sunulmuş olan sadaka).

2. Kendisinden istifade edilen ilim,

3. Arkasından dua eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet 14 (1631). Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ Karizmatik

Ayrıca telkinle ilgili rivayetleri inceleyerek değerlendiren Ali Çolak, makalesinde sonuç olarak şöyle demektedir:

“…Anlaşıldığı üzere, ölüye verilen telkin bidattir. Bu konuda delil olarak getirilen rivayet, İbn Kayyım’ın (v.1350) Zâdu’l- Meâd adlı eserinde belirttiği gibi sahih değildir. en-Nevevî (v.676/1277) ve başkaları da zayıf görmüşlerdir. San’ânî (v.1182/1768) de Subulu’s-Selam adlı eserinde bu görüşe katılmaktadır. Aslında telkini yapan, ölüye telkin yaparak yeniden Müslüman olmasını istemekle alay konusu olmaktadır. Hz. Peygamber’in bu konudaki sünneti, cenazeyi gömme sırasında oradaki insanlara yapılan telkindir.”

Ama telkin, ölülere değil, dirilere ve ölmek üzere olanlara yapılır. Ebû Sa’îd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ölmek üzere olanlarınıza Lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz!” (Müslim, Cenâiz 1, 2)

Cenaze defnedildikten sonra kabri başında ne yapılması gerektiği ile alakalı olarak peygamberimizden nakledilen bir hadis şöyledir:

Ebû Amr Osman İbni Affân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ölü defnedildikten sonra kabri başında durdu ve şöyle buyurdu:

“ Kardeşinizin bağışlanmasını isteyiniz ve Allah’tan ona başarılar dileyiniz. Çünkü o şu anda sorgulanmaktadır.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz 69)



SORU:
Farz namazlardan önce ve sonra kılınan sünnet namazları Hz. Peygamber neye göre kılmıştır? Bu sünnetlerin kaynağı nedir?

CEVAP:
Günlük beş vakit farz namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnet namazlarla ilgili hadis kaynaklarında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Abdullah İbn Ömer ve Hz. Aişe’den gelen sahih rivayetlerde Resûlullâh’ın farz namazların öncesinde ve sonrasında toplam on iki rekât nafile namaz kıldığı rivayet edilmiştir. Bunlar; sabah namazından önce iki, öğleden önce dört ve sonra iki, akşam namazından sonra iki ve yatsı namazından sonra iki rekâttır. Düzenli olarak kılındıkları için “revâtip sünnetler” ve Resûlullâh’ın çoğu zaman kıldığı için de “müekked sünnetler” olarak adlandırılan bu namazlara devam edenlere Allah’ın cennette bir ev/köşk bina edeceği ifade edilmektedir. (İlgili hadisler için bkz: Buhârî, Teheccüd, 25, 29, 34, Cuma, 39; Müslim, Salâtü’l-Müsafîrîn, 291 (729), Cuma, 71 (882); Muvatta, 69; Ebû Dâvûd, Salât, 290, 299; Nesâi, İkâmet, 64, Kıyâmu’l-Leyl, 66, Cuma, 43; Tirmizî, Salât, 206)

Ayrıca ikindi namazının sünnetiyle ilgili Hz. Ali ve Abdullah İbn Ömer’den gelen rivayetlerde Resûlullâh’ın ikindiden önce iki rekât veya dört rekât kıldığı ve bu namazı kılana dua ettiği rivayet edilmiştir. Resûlullâh sürekli olarak kılmadığı için ikindinin sünneti “sünnet-i gayri müekkede” olarak isimlendirilmiştir. (İlgili hadisler için bkz: Ebû Dâvûd, Salât, 297, (1271, 1272), Tirmizî, Salat, 318).

Yatsı namazının farzından önce kılınan dört rekâtla ilgili olarak ise hadis kaynaklarında herhangi bir rivayet bulunmamaktadır.

Nebîmizin kıldığı bu namazlara Kur’an-ı Kerim’de işaret edilmiştir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاءِ اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى

“Onların sözlerine katlan. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de her şeyi güzel yapması sebebiyle Rabbine kulluk et; gece vakitleri ile gündüzün bölümlerinde de kulluk et; belki memnun kalırsın.” (Tâhâ, 20/130)

Bu ayet sünnet namazların ne zaman kılınacaklarını açıklamaktadır. Farz namazların vaktini bildiren ayetlerde “namazı dosdoğru kıl.” (أَقِمِ الصَّلَاة)  ifadesi geçmektedir.( Bkz: Hûd, 11/114, İsra, 17/ 78.). Fakat bu ayette “tesbih et”  (وَسَبِّحْ) ifadesi geçmektedir. Bu vakitlerin farz namaz vakitlerine değil de sünnet namaz vakitlerine işaret ettiğini gösteren ayetteki “belki razı olursun” (لَعَلَّكَ تَرْضَى) ifadesidir. Eğer bu ayetteki vakitler farz namazlar için olsaydı böyle bir ifade yer almazdı. Çünkü farz olan ibadetlerde kişilerin rızaları aranmaz, kesin bir şekilde emredilir. Yine aynı şekilde Kâf suresinin 39 ve 40. ayetlerinde  “tesbih et”  (وَسَبِّحْ)  ifadesinden sonra “güneş doğmadan önce, batmadan önce ve gece” ifadeleri sünnet namazlarının vakitlerine işaret etmektedir.

Bu anlamda Tâhâ suresi 130. ayeti incelediğimizde “güneşin doğmasından önce” ifadesi sabah namazının iki rekâtlık sünnetine, “güneşin batmasından önce” ifadesi ikindi namazının sünnetine, “gecenin anlarında” ifadesi akşam ve yatsı namazlarından sonraki iki rekata ve gece kılınan teheccüd namazına işaret etmektedir. Bu ayetteki “آنَاءِ” kelimesi çok önemlidir. Bu kelime “آن” kelimesinin çoğuludur. Arapçada çoğul ifade en az üç şeyi gösterir. “ gündüzün taraflarında” ifadesi de, kuşluk namazı ile öğleden önce ve sonra kılınan sünnet namazlara işaret etmektedir. Yine bu ifadedeki “أَطْرَافَ” kelimesi çok önemlidir. Bu kelime “طرف” kelimesinin çoğuludur. Dolayısıyla bu ifade de en az üç şeyi göstermektedir.

Bütün bunlar gösteriyor ki sünnet namazlar, Resûlullâh (s.a.v.)’ın Kur’an’dan çıkarmış olduğu doğru hükümlerden ibarettir. Zaten Allah Teala ona: “Kendinde olan ayetlerle öncekileri tasdik eden ve koruma altına alan bu kitabı, sana hak olarak indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet…” buyurmuştur. (Mâide 5/48-49).

Nafile namazlarla ilgili diğer bir önemli bir konu da niyet meselesidir. Bu namazları kılmak için niyet edilirken sanki bu namazların Resûlullâh için kılındığı gibi çok yanlış bir algı söz konusudur. Diğer bütün ibadetler gibi bu namazlar da yalnızca Allah için yapılır. Resûlullâh da bizim için örnek teşkil ettiği için elbette O’nun yapmış oldukları bizim için önemlidir. Fakat Resûlullâh örnek almak ibadetleri onun için yapmak anlamında değildir. Bu nedenle tüm ibadetlerde olduğu gibi bu namazların niyetinde de önemli olan kişinin Allah rızası için namaz kılacağını bilmesidir. Bu şekilde niyette bulunmak yeterlidir.

Sünnet namazların terk edilip edilemeyeceği meselesi de diğer önemli bir konudur. Çünkü birçok kişi bu namazları sünnet olarak değil de terk edilmesi halinde büyük vebali olan farz namazlar gibi görmektedirler. Fakat bu namazlar, farz değil nafile namazlardır. Hiçbir ayette ve Resûlullâh’tan nakledilen hadislerde bu namazları kılmayanlar için, bir tehdit ve ceza öngörülmemiştir. Aksine, kılanlar için büyük mükâfatlar olduğundan bahsedilmiştir. Dolayısıyla bu namazları terk etmekle kimse günahkâr olmaz. Bu konuda kişinin sorumluluğu, yalnızca farz namazlardır. Ama sünnetleri kılan kişi de bunların sevabını alır.
Kur’an ve sünnette namazın kazası diye bir şey yoktur. Sadece uyuyan ve unutan kimseler uyandıklarında / hatırladıklarında namazlarını vakitleri dışında kılabilirler. Bu, onlar için bir kaza değil; eda olur. Nitekim Peygamber Efendimiz de bir defasında uyanamadıkları için sabah namazını ((Buhari, Mevâkîtu’s-Salât, 35; Müslim, Mesâcid, 310-313; Nesâî, Mevâkît, 55; Ahmed b. Hanbel, 2/428, 4/441.)) , bir defasında da (Hendek Savaşı’nda) unuttukları için ikindi namazını ((Buhari, Mevâkîtu’s-Salât, 36, 38, Ezan, 26, Salâtü’l-Havf, 4, Megâzî, 29.)) kılamamışlardı. Bunun dışında kalan kimselerin gerek keyfi olarak gerekse gevşeklikten, tembellikten dolayı namazları vakit dışında kılmaları diye bir şey söz konusu değildir. Bunlar büyük bir günah işlemişlerdir. Tek yapacakları şey derhal tevbe- istiğfar etmek ve bir daha asla namaz kaçırmamaktır. Zaten Peygamberimiz de uyuya kalıp kılamadıkları sabah namazından sonra yaptığı şu açıklamada keyfi olarak kılınmayan namazların kazasından bahsetmemiştir:

“Dikkat edin! Sizin için, bende bir örnek vardır.” (Sonra şöyle devam etti) “Dikkat edin! Uyku sebebi ile namaz kaçırmakta bir taksir yok­tur. Taksir ancak başka namazın vakti gelinceye kadar namazını kılma­yan kimsede vardır. Binaenaleyh bu uyuyup kalma işini kim yaparsa uyan­dığı zaman, o namazı kılıversin! Ama ertesi gün, o namazı her zamanki vaktinde kılsın!…” ((Müslim, Mesâcid, 311 (681).))

« Son Düzenleme: 03 Eylül, 2019, 12:59:57 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #184 : 03 Eylül, 2019, 13:19:26 ÖS »

SORU:
Miraçta Peygamberimiz Allah Teâlâ görüşmüş müdür? Görüşmemişse namazda tahiyyatı okumanın anlamı var mıdır? Onun yerine başka duaların okunması caiz midir? Kur’an’da mirac ile ilgili ayetler olmasa da bu konunun doğruluğu nedir?

CEVAP:
Miraçta nebîmizin hâşâ Allah ile buluşması diye bir şey yoktur. Onun oraya çıkması Allah’ın bazı ayetlerini, kudretini gösteren alametleri görmesi içindi. İlgili ayetler şunlardır:

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz el-Mescidül-Aksa’ya (yeryüzüne en uzak olan mescide) götüren O Allah her türlü noksanlıktan yücedir. Gerçekten O, işitendir görendir.” (İsra, 17/1)

“O (nebî), Cebrail’i bir başka inişinde de görmüştü. Sidretü’l- Müntehâ’nın yanında. Ki Cennet’ül-Me’va da onun yanındadır. O zaman ki, o Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/13-18)

Yolculuğun amacını “kendisine bir takım ayetlerimizi göstermek” (İsra, 17/1) olarak açıklayan Allah Teâlâ, bu ayetlerde nebîmizin yolculuğunun amacına ulaştığını belirterek  “Andolsun ki o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/18) buyurmaktadır. İsra suresindeki ayetle Necm suresindeki bu ayetler karşılaştırıldığında aynı olaydan bahsettikleri görülmektedir. İsra suresindeki ayetler yolculuğun amacını, Necm suresindeki ayetler de yolculuğun yapıldığı mekânı, sonucunu ve bu yolculukta görülenleri anlatmaktadır.

Necm suresindeki bu ayetler âlimlerin çoğuna göre mi’rac’ı anlatmaktadır. (Taberi, Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an, c: 11, s: 519; Fahru’r-Razi, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, 1999, c: 10, s: 246; Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit fi’t-Tefsir, Beyrut, 1992, c:10, s:14; Kurtubi, el-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, Beyrut,1988, c: 17, s: 65; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili,  c: 7, s: 297 vd.) Demek ki Allah Teâl⠓kendisine bir takım ayetlerini göstermek için” (İsra, 17/1) peygamberini bir gece mi’rac’a çıkarmış ve bu amaca uygun olarak ona en büyük ayetlerinden göstermiştir. (Necm, 53/18) Bunlar gök katları, her katta orada bulanan peygamberlerle görüşme, Cebrail’in (as) asli suretinde görülmesi, Sidretü’l-Münteha, Cennet, Cehennem, Beyt-i Ma’mur vs. dir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bu vahyi o’na müthiş güçleri olan Cebrail öğretti. O üstün yetenekli melek doğruldu. O en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve sarktı. Araları iki yay aralığı kadar veya daha da yakın oldu. Böylece O’nun kuluna vahyettiğini vahyetti. Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Onun bir başka inişini Sidretu’l-Münteha’nın yanında görmüştü. Ki Cennetü’l- Me’vâ onun yanındadır. O zaman Sidre’yi bürümekte olan bürüyordu. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53, 5-18)
Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem teşehhüdde otururken okunacak olan Tahiyyat’ı ashabına öğretirken miraçta rabbi ile görüştüğü için bunun okunması gerektiğine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Bu konuda sahabenin büyüklerinden Abdullah İbn Mes’ud şöyle der:

“Resulullah (sav) bana, ellerimi avuçlarının içine alarak Kur’an’dan sûre öğretir gibi teşehhüdü öğretti.” Bundan sonra o, tahiyyatı okumuştur. (Buhârî, Ezan, 148, 150, Amel fi’s-Salât, 4; Müslim, Salât, 55-59 (402); Tirmizî, Salât, 215; Nesâî, Tatbîk, 100.)

Bir hadisinde de Nebîmiz: “Benim namazı nasıl kıldığımı görüyorsanız siz de öyle kılın” (Buhari, Ezan, 18) buyurduğuna göre namazı onun gibi kılmak gerekmektedir. O, teşehhüdde tahiyyat okunması gerektiğini söylemişse onun okunması gerekir. Başka dua etmeye gelince: O zaten namazın son oturuşunda, tahiyyattan sonra edilebilmektedir.










SORU :
Duaya başlamadan önce Peygamberimize salât-ü selam getirmek şart mıdır? Salât-ü selam getirilmezse dua Allah’a ulaşmazmış, doğru mu?

CEVAP :
Namazdan sonra veya dua edileceği her zaman duaya Allah’a hamd-ü sena ve Peygamberimize salât-ü selamla başlamak şart değil, bir tavsiyedir. Bir hadis şöyledir:

Fedâle b. Ubeyd radıyallahu anh’tan rivayete göre, o şöyle demiştir: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, mescitte oturmakta iken bir adam geldi namaz kıldı sonra şöyle dua etti: “Allah’ım beni bağışla bana acı.” Bunun üzerine Resûlullah: “Ey namaz kılan acele ettin, namaz kılıp oturduğun vakit Allah’a layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salât ve selam et, sonra da yapacağın duayı yap.” Bundan sonra başka biri namaz kıldı. Namazdan sonra Allah’a hamd etti ve Peygambere salât ve selam getirdi. Başka bir şey yapmadı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), o kimseye şöyle buyurdu: “Ey namaz kılan kimse! Dua et, duan kabul edilsin.” (Tirmizî, Daavat, 65)

Peygamberimize salâvat getirmeden duaların Allah katına yükselmeyeceğini söyleyenler de şu rivayete dayanmaktadırlar:

Ömer b. Hattâb radıyallahu anh’tan rivayete göre, o şöyle demiştir:

“Dua gök ile yer arasında durur, Peygamber (s.a.v.)’e salâvat getirinceye kadar o duadan hiçbir şey Allah katına yükselmez.” (Tirmizî, Salât, 352)

Tirmizi’nin hadislerini şerh eden el-Mübarekfûri, bu sözün Peygamberimize değil; Hz. Ömer’e ait olması ve senedinde bulunan ravi Ebu Kurra el-Esedi’nin mechul/tanınmayan biri olması sebebiyle hadisin zayıf olduğunu söylemiştir. (el-Mübarekfuri, Tuhfetü’l-Ahvezi, c: 2, s: 357, 486. hadisin şerhi.)

Yüce Rabb'imiz :  

(Mümin 40/60)

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ


“bana dua edin duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir...”  buyurmuştur. Görüldüğü gibi ayette duadan önce hamd-ü sena ve salât-ü selâm getirilmesi diye bir şarttan bahsedilmemektedir.

Allah Teâlâ kendisinden nasıl yardım isteneceğini açık bir şekilde bildirmiştir. Ayetler şöyledir :

(Bakara 2/153 )

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ ۚ إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir...”

 (Bakara 2/186 )

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ ۖ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ ۖ فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. Onlar da bana karşılık versinler. Bana güvensinler. Böylece olgunlaşırlar...”

(Araf 7/180)

وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ فَادْعُوهُ بِهَا ۖ وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ ۚ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


“En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin...”

(Araf 7/55)

ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً ۚ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ


“Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez...”

(Fatır 35/10)

مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا ۚ إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ ۚ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ ۖ وَمَكْرُ أُولَٰئِكَ هُوَ يَبُورُ

“… Güzel sözler O’na yükselir, o sözleri de yararlı iş (salih amel) yükseltir…” (Fâtır, 35/10)

Son ayette yer alan salih amel, sadece salât-ü selamdan ibaret olmadığına göre yukarıdaki hadisin ayetlerle de bağdaşmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
« Son Düzenleme: 03 Eylül, 2019, 13:36:17 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #185 : 05 Eylül, 2019, 09:52:53 ÖÖ »

SORU   :
“İnsan ölünce ruhu ile bedenin ilişkisi tamamen kesiliyor mu ?”

CEVAP :  İnsan, ruh ile vücudun birleşmiş halidir. Vücut, ruhun evi gibidir; oturulacak hale gelince oraya yerleştirilir. Ruh, vücudu bir uykuda iken bir de ölümü sırasında terk eder. Kur’ân her iki durumu da “vefat” kelimesi ile ifade eder. Şu ayet bunu anlatmaktadır:


“Allah ölüm esnasında ruhları vefat ettirir, ölmeyen­lerinkini de uykuda vefat ettirir. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir Bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır.” (Zümer, 39/42)


“Geceleyin sizi vefat ettiren, gündüzün ne yap­tığınızı bilen odur. Sonra belirli süre doluncaya kadar gündüzün sizi kaldırır.” (En’âm, 6/60)

Vefat, ruhun bedenden alınmasıdır. Uyuyan ve ölen ruh değil bedendir. Uyku, vücudun dinlenmesi, ölüm de sonsuz ahiret hayatına uygun olarak yeniden yaratılması için zorunludur.

Kur’ân’a göre ölüm bir uyku, kabir bir uyuma yeri, öldükten sonra dirilme de uykudan uyan­ma­dan başka bir şey değildir. Uyuyan kişi, uykuda ne kadar zaman geçti­ğini bilemez. Ölü de aynıdır. Nitekim Kur’ân’da biri ölü, diğeri uyu­yanla ilgili iki örnek vardır.

Ashab-ı Kehf, mağarada 309 yıl uyumuştu (Kehf, 18/25) Allah Teâlâ onlarla ilgili olarak diyor ki:

“Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ diye sordu. ‘Bir gün, belki de daha az kaldık’ diye cevap verdiler.” (Kehf, 18/19)

Ölümle ilgili ayet de şudur:

“Şuna da bakmaz mısın? O, tavanları çök­müş ve duvarları üzerlerine yıkılmış bir kente uğramıştı da ‘Allah burayı ölümünden sonra nasıl dirilte­cek?’ demişti. Bunun üzerine Allah onu orada yüz yıl ölmüş halde bıraktı, sonra kaldırdı ve ‘Ne kadar kal­dın?’ diye sordu. O da ‘Bir gün, belki de bir günden az kaldım.’ dedi. Allah buyurdu ki: ‘Yok, tam yüz yıl kaldın. Şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak­, bozulmamışlar bile. Bir de şu eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret yapalım diye bunu yaptık. Kemiklere bak, on­ları nasıl birleştirecek, sonra onları ete büründürece­ğiz.’ Bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi: ‘Ben artık anladım ki, Allah’ın gücü gerçekten her şeye yeter.’” (Bakara, 2/259)

Yüz sene ölü kalıp dirilen ile 309 sene uy­kuda kalanlar orada “Bir gün veya bir günden az.” kaldık­larını sanıyorlar.

Uyuyan kişi, vücudundan nasıl habersizse ölü de habersizdir. Beden canlı olduğu için uyuyanın ruhu gelip tekrar aynı bedene gire­r. Yukarıdaki ayette; “Ölümüne hükmettiğini tutar” (Zümer, 39/42) buyurulmuştur. Yani Allah ölümüne hükmettiği bedenden ayrılan ruhu tutar, bedene geri göndermez. Ahirette vücut yeniden yaratılıp ruh ile eşleşince kişi, ken­dini uykudan uyanmış gibi hisseder ve “Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” (Yasin, 36/51-52) der. Beden toprakta çürü­müş, yeniden yaratılmış; ama o bunun farkında değil, uyuyup uyandı­ğını zannediyor! Aradan geçen zamanın da far­kında değil. İşte ölüm bize bir uyku kadar, kıyâmet de uykudan uyanmak kadar yakındır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

“Her kul, ne üzere öldüyse o şekilde dirilti­lir.” (Müslim, Cennet, 83 -(2878)

Veda Haccı’nda birisi bineğinden düşmüş, boynu kırılmıştı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Onu su ve sidr ile yıka­yın, iki parça bez içinde kefenleyin, koku sür­meyin ve başını örtmeyin. Çünkü o, kıyamet günü telbiye getirir durumda kaldırılacaktır.” (Buhârî, Cenâiz, 20)

Peygamberimiz o şahsın ölümünü, ihramlı bir hacının uyuması gibi saymıştır. İhramlı koku sürünmez, uyurken başını örtmez. Uykudan kalkınca da telbiye getirir.

 Ölen her insanın ruhu göğe yükselir ancak gök kapıları kafirlere kapalı olduğundan onların ruhu geri çevrilir. İlgili ayet şöyledir: “Ayetlerimiz karşısında büyüklenerek yalan söyleyenler için göklerin kapıları açılmayacak, halat iğne deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.” ( Araf 7/40)


 Zümer 39/42’ye göre vefat, işi biten ruhun bedenden ayrılmasıdır. Allah ruhu iki şekilde vefat ettirir, biri uykuya daldığında, diğeri de öldüğünde olur. Ruh, bilgisayarın işletim sistemi gibi bütün bilgileri korur. Onun için Allah, hem uyuyan hem de ölen bedenin ruhunu koruma altına alır. Uyuyan insanın ruhu, uyandığında, ölenin ruhu da vücut yeniden yaratıldığında geri döner. (Bkz. Müminûn 23/100 ve Tekvîr 81/7)

SORU:
Herkes Kuran'ı okuyup anlayabilir mi? Mesela ben Kur'an okumayı bilmiyorum. Arapça'yı hiç bilmiyorum Şimdi ben Kur'an'ı açıp mealinden okusam ve ayetleri anladığım gibi uygulamaya çalışsam doğru mu yapmış olurum?

CEVAP:

Kur’an okuyan herkes onu anlar. Fakat bu herkesin bilgisi, görgüsü, kültürü ve kapasitesi ile sınırlıdır. Bir çiftçi veya bir çoban da Kur’an’ı anlayabilir; bir doktor, bir fizikçi bir mühendis de. Ama bunların anlayabilecekleri birbirinden farklı olacaktır.

Kur’an’ı anlamak başka, ondan hüküm çıkarmak başkadır. Her müslüman Kur’an’ı anlamakla mükelleftir fakat Kur’an’dan hüküm çıkarmakla mükellef değildir. Bu, âlimlerin işidir. Âlimler de kendi kafalarına göre değil belli metotlara göre Kur’an’ı tefsir eder, ondan hüküm çıkarmaya çalışırlar.

Kur’an’ı açıklamada Kur’an’ın gösterdiği metotlar vardır. Bu metodun bir uzmanlar ekibi tarafından uygulanması gerekir. Bu ekibi oluşturanlar Kur’an’ın açıklamalarına ulaşabilirler.

Kur’an okuyan herkes onu anlar. Fakat bu herkesin bilgisi, görgüsü, kültürü ve kapasitesi ile sınırlıdır. Bir çiftçi veya bir çoban da Kur’an’ı anlayabilir; bir doktor, bir fizikçi bir mühendis de. Ama bunların anlayabilecekleri birbirinden farklı olacaktır.

Kur’an’ı anlamak başka, ondan hüküm çıkarmak başkadır. Her müslüman Kur’an’ı anlamakla mükelleftir fakat Kur’an’dan hüküm çıkarmakla mükellef değildir. Bu, âlimler topluluğunun işidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bu, bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okuyuş olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3)

Kavim; erkekler topluluğu demektir ama Kur’ân genelinde erkek ve kadınlardan oluşan toplum anlamında kullanılmıştır (Bkz: Ragıb el-İsfahânî, Müfredât, قوم mad). Kur’ân’ın Arapça olması, bunların içinde Arap dilini iyi bilenlerin olmasını gerektirir. Al-i İmran 7. âyette belirtildiği gibi bunlar sıradan uzmanlar değil; “er-râsihûne fi’l-ilm” yani ilimde derinleşmiş, sağlam bir yer edinmiş ve bazı kesin sonuçlara ulaşmış kimselerdir. İşte Kur’ân’ın içinde var olan açıklamalara, böyle bir topluluk ulaşabilir. Bu, toprağın içinde var olan madenlere ulaşmak gibi bir şeydir.

Kur’an’ın açıklamalarına ulaşmada Kur’an’ın gösterdiği yöntem vardır. Dirilerin ölülere seslerini işitememeleri ve ölülerin dirilere yardım edememesi başka bir şeydir; ölen ruhun, ölmüş bedenin parçalarının bulunduğu kabirle ilgisini kesmemiş olması başka bir şeydir.

Ölen kişilerinin ruhlarının kabirlerde tutuluyor olması kuvvetle muhtemeldir. Fâtır Suresi 22. ayette kabirde olanlar ifadesi “men fi’l-kubûr (مَنْ فِي الْقُبُورِ)” vardır. Arapça’da “men (مَنْ)” edatı akıllı varlıkları gösterir. Eğer kabirde akıllı olan ruhlar olmasa çürüyen bedenler için bu kelime kullanılmaz. Demek ki ruh, ölmüş bedenin parçalarının bulunduğu kabirle ilgisini kesmemektedir.

Kişiye ait bütün bilgiler ruhtadır. Kabirde sıkılan, kendini yıkayanları gören ve ayak seslerini duyan ruhtur. Ölen bir kişinin ruhunun sıkıldığını bildiren ayetlerden bir kısmı şöyledir:

“Onlardan birine ölüm gelince der ki: ‘Rabbim! Beni geri çeviriniz. Belki terk ettiğim dünyada iyi bir iş yaparım.’ Hayır! Bu, onun söylediği bir sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar berzah (engel) vardır.” (Mu’minûn, 23/99-100)

“Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcayın. Sonra birinize ölüm gelip çatar da şöyle der: ‘Rabbim! Bana kısa bir ömür versen olmaz mı! Sadaka verip ve iyilerden olurum.’ Allah eceli gelen hiç kimseyi asla geri bırakmaz. Allah, ne yaptığınızı size bildirecektir.” (Münâfikûn, 63/10-11)



SORU  : Ölmüş sevdiklerimizin, yakınlarımızın ruhları bizleri görüyor veya bulunduğumuz ortamlara geliyor doğru mu ?

CEVAP :  İnsan, ruh ile bedenin birleşiminden oluşur. Ruh, bedeni ev gibi kullanır. Uykuda çıkar gider; uyanınca geri gelir. Ölen beden, yıkılan ev gibidir; yeniden yaratılıncaya kadar ruh oraya dönmez. Şu ayet bunu anlatır:

“Allah ölümü esnasında ruhları alır, ölmeyen­lerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir. Düşünen bir toplum için bunda belgeler vardır.” (Zümer 39/42)

Uyuyan ve ölen bedendir. Ruh ne ölür, ne de uyur. Kur’ân bize, ölmüş bedenden ayrılan ruhun yapacağı şu konuşmayı bildirir:

“Onlardan birine ölüm gelince der ki: “Rabbim! Beni geri çeviriniz. Belki terk ettiğim dünyada iyi bir iş yaparım. Hayır; bu onun söylediği sözdür. Arkalarında yeniden dirilecekleri güne kadar berzah (engel) vardır.” (Müminun 23/99-100)

Bu ayetlerde, ölen insanların ruhlarının tekrar dünyaya dönmesi, insanların bulunduğu ortamlara girmesi ile ilgili bir ifade yoktur. Allah, vefat ettirdiği kişilerin ruhlarını tuttuğunu ve dünyaya dönememeleri için arkalarına bir berzah / engel koyduğunu açık bir şekilde bildirmiştir.


SORU:   Bazıları İsa aleyhisselamın ölmediğini fakat uyutulduğunu ve kıyametten önce uyandırılıp tekrar kaldırılacağını ve dünyaya indirileceğini iddia etmektedirler. Buna nasıl cevap verirsiniz?

CEVAP :  Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O gün Allah şöyle dedi: `Bak İsa, ben seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim. Seni o kâfirlerden arındıracağım. Sana uyanları da kıyamet gününe kadar, o kâfirlere üstün kılacağım[1]. Sonunda hepiniz bana döneceksiniz. İşte o zaman, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları karara bağlayacağım.” (Âl-i İmrân, 3/55)

Vefat’ın kökü vefâ (وفى)‘dır. Vefâ, Arapça’da “bir şeyin tamamına ulaşma” anlamındadır. Vefat ettirmek (توفي); “işini tamamlatmak”tır. Ölüm veya uyku sırasında ruhun yapacağı bir iş kalmadığı için Allah onu bedenden çekip alır. Dolayısıyla insan iki kere vefat eder; biri uykuya geçince, diğeri de ölümü esnasında olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah ölümü esnasında nefisleri vefat ettirir, ölmeyen­ nefsin vefatı uykudadır. Ölümüne hükmettiği nefsi tutar, ötekini belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer, 39/42)

İsa aleyhisselamın vefatının onun ölümü olduğunu şu ayetten öğreniyoruz:

“Bir gün Allah şöyle diyecektir: Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi dedin ki; “Beni ve anamı Allah ile aranızda aracı tanrılar edinin?” İsa şöyle diyecektir: “Ben sana boyun eğerim. Benim doğru olmayanı söylemem olacak şey değildir. Eğer söylediysem, zaten bilirsin. Sen, benim içimdekini bilirsin ama ben senin içindekini bilmem; her şeyin içyüzünü bilen sadece sensin. Bana ne emrettiysen onlara onu söyledim. Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kul olun, dedim. Aralarında bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirdikten sonra onlar sadece senin gözlemin altınaydılar. Sen her şeye şahitsin.” (Mâide, 5/116-117)

Ayetteki, “Beni vefat ettirdikten sonra…” ifadesi, İsa aleyhisselamın vefatının uykuya geçmesi değil, ölmesi olduğunu gösterir.
« Son Düzenleme: 06 Eylül, 2019, 20:28:41 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #186 : 06 Eylül, 2019, 13:20:12 ÖS »


SORU :
Bir cuma namazında vaiz Uhud harbinde henüz içkiyi yasaklayan ayetlerin inmediğini ve sahabenin zilzurna sarhoş olduğunu, bu nedenle de harbi Müslümanların kaybettiğini ifade etti. Bu sözler beni çok rahatsız etti. Uhud harbinin bu sebepten kaybedildiği doğru mudur? Cuma sonrası babam bu vaizi beklemiş ve hangi kaynağa dayanarak bu sözleri sarf ettiğini sormuş. Hocanın cevabı “Sahih-i Buhari’de yazıyor” olmuş. Bu işin aslı nedir?
CEVAP :
İçki haram kılınmadan önce ashab-ı kiramdan birçok kişinin içki içtiği sabittir. Fakat içkiyi haram kılan ayetler nazil olduktan sonra bir iki istisna hariç sahabe içkiyi terk etmiştir. Fakat Uhud savaşının sahabenin sarhoş olması yüzünden kaybedildiği doğru değildir.

Buhâri’de geçen rivayete gelince :

Câbir radıyallâhu anh’ın rivayet ettiği hadis şöyledir:

“Bir takım in­sanlar Uhud harbi gecesi sabaha kadar içki içmişlerdi. O gün bun­ların hepsi şehîd olarak öldürüldüler. Bu, şarâbın haram kılınmasından önce idi.” (Buhari, Tefsîru’l-Kur’an (Maide Suresi), Bab 10) (Bu hadis Buhari’de Maide suresinin tefsiri haricinde Cihad ve Megazi bölümlerinde de yer almaktadır.)

Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhinde Kamil Miras bu hadis hakkında şöyle demektedir:

“… Uhud harbi gecesi bir kısım ashab sabaha kadar içki içmişlerdi. O gün henüz içki haram kılınmamıştı. Uhud hezimetinin sebeplerinden birisi de bu işret iptilasıdır. Ve Uhud’u müteakip kati bir surette haram kılınmıştır.” (Bkz: Ahmet Naim, Kamil Miras: Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., 2. bs., Ankara, 1972, c: 11, s: 96. 1698 numaralı hadisin açıklaması)

Açıklamada da görüldüğü gibi sebeplerden sadece bir tanesi ashaptan bazılarının içki içmesidir. Dolayısıyla diğer sebepleri tamamen göz ardı ederek “Uhud savaşı içki içen sahabe yüzünden kaybedildi” demek doğru değildir. Uhud savaşının ayrıntıları ve galibiyetten sonra yaşanan hezimetin sebepleri Allah Teâlâ tarafından Âl-i İmrân suresinde şöyle açıklanmıştır:

“Müminleri, savaşacakları yerlere konuşlandırmak için bir sabah erkenden evinden çıkmıştın. Allah her şeyi işitiyor ve biliyordu.O gün içinizden iki bölük korkudan dağılmak üzereydi. Oysa onların dostu Allah’tır. İnananlar yalnız Allah’a güvenmelidirler.Şurası bir gerçek ki, siz daha zor bir durumda iken, Allah Bedir’de sizi, yardımıyla zafere ulaştırmıştı. Öyleyse Allah’tan korkun. Belki şükredersiniz.O gün müminlere şöyle diyordun: “Allah’ın, gökten inen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi ?”Yeter tabii. Ama eğer sabreder ve iyi korunursanız; onlar da ani baskın yaparlarsa Rabbiniz size, onların peşlerini bırakmayan beş bin melekle destek verecektir.Allah bu desteği size, sadece bir zafer müjdesi olsun ve kalpleriniz yatışsın diye verir. Yoksa zafer yalnızca Allah katındandır; o güçlüdür, doğru karar verir.
Bu desteği bir de; Allah’ı görmezlik edenlerin önde gelenlerini öldürmek ve onları perişan etmek için verir ki, savaşı kaybetmiş olarak geri dönsünler.” (Âl-i İmrân, 3/121-127)

“Siz bir yara aldıysanız, karşınızdaki topluluk da vaktiyle benzeri bir yara almıştı. Böyle günleri, bir ona bir öbürüne, insanlar arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah’ın inanmış olanları ortaya çıkarması ve içinizden kimilerini tanık tutması içindir. Allah, yanlış yapanları sevmez.Bu, bir de Allah’ın, iman edenleri arındırması ve görmezlikten gelenleri çaresiz bırakması içindir.” (Âl-i İmrân, 3/140-141)

“Bakın, Allah, size verdiği sözü yerine getirdi. O gün onun izniyle kâfirleri kırıp geçiriyordunuz. Sonra bir an endişeye kapılıp gevşediniz, savaşma konusunda anlaşmazlığa düştünüz. Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra emre aykırı davrandınız. Kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra Allah sizi onların karşısında bozguna uğrattı ki yıpratıcı bir imtihandan geçesiniz. Sonra da onları sizden tam olarak uzaklaştırdı.  Çünkü Allah’ın inananlara ikramı boldur.O gün siz dağa doğru kaçıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. O Elçi de arkanızdan sizi çağırıyordu. Allah sizi kederden kedere uğratıyordu ki, ne elinizden kaçan zafere ne de başınıza gelen bu belaya üzülesiniz. Siz ne yapsanız Allah onun iç yüzünü bilir.O kederden sonra sizi bir güven duygusu sardı, üzerinize tatlı bir uyku hali çöktü. İçinizden bir takımı böyle bir havaya girmişti. Bir takımı da kendi derdine düşmüş, Allah hakkında, gerçek dışı kuruntuya, cahiliye devri kuruntusuna kapılmıştı. Şöyle diyorlardı: “Bu işten elimize ne geçti ki?” De ki: “Bu iş, tamamıyla Allah rızası içindir”. Onlar, sana açmadıkları bir şeyi içlerinde gizliyorlar, “bu işte bir faydamız olsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Siz evlerinizde bile olsaydınız, öldürülecekleri yazılmış olanlar çıkar, yatacakları yere kadar giderlerdi”. Bu, Allah’ın içinizde olanı denemesi, kalplerinizde olanı iyice temizlemesi içindir. Allah içinizde ne olduğunu bilir.İki ordunun karşılaştığı gün, emre aykırı davrananlarınıza gelince, onların ayağını kaydıran şeytandı. Bu,  yaptıkları bazı işlerden ötürüydü. Allah onları affetti. Çünkü Allah bağışlar, yumuşak davranır.” (Âl-i İmrân, 3/152-155)

“Başınıza bir musibet geldiği zaman “bu da nereden çıktı” demeniz mi gerekirdi? Siz onların başına bunun iki katını getirmiştiniz. De ki, onun sebebi içinizden bazılarıdır. Allah’ın gücü her şeye yeter.“İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza ne geldiyse Allah’ın bilgisi altında geldi. Onun bir sebebi de inananları ortaya çıkarmasıydı.Onda münafıklık edenleri ortaya çıkarma gayesi de vardı. Onlara dendi ki: “Gelin, Allah yolunda savaşın ya da savunma yapın.”  Dediler ki; savaşmayı bilsek, elbette geliriz”. İçten kabul etmedikleri şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. O gün onlar, imandan çok kâfirliğe yakındılar. Allah onların neyi gizlediklerini çok iyi bilir.Oturdukları yerden, kardeşleri için şöyle atıp tutuyorlardı: “Sözümüzü dinleselerdi öldürülmeyeceklerdi.” De ki: “Haydi, kendi ölümünüze engel olun bakalım; eğer iddianızda haklıysanız.” (Âl-i İmrân, 3/165-168)

Özellikle 152-155. ayetleri dikkatli bir şekilde okuyunuz. Hezimetin nedenleri o ayetlerde gayet net bir şekilde görülmektedir..




SORU:
Hadis ve siyer kitaplarında Peygamberimizin bazı sahabileri cennetle müjdelediği bilgisi yer alıyor. Mesela "Aşere-i Mübeşşere" bunlardan sadece 10 kişiyi ifade eden bir kavram. Bu 10 sahabinin dışında daha birçok sahabinin cennetle müjdelendiğine dair rivayetler var. Bu bilgiler, hadisler sahih midir? Bir insanın daha hayatta iken cennetle müjdelenmesi mümkün müdür?

CEVAP:

Peygamberimizin, bazı sahabileri cennetle müjdelediğine dair sahih hadis kitaplarında hadisler mevcuttur. (Bkz: Müslim, Fedailü’s-Sahâbe, 28; Tirmizî,  Menâkıb, 26; Müsned, 1/187, 188) Bu hadisleri aşağıdaki ayetlerle birlikte düşünmek gerekir.

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/100)

Bu ayete göre yukarıda zikredilenler cennete girmekle müjdelenmiştir. Fakat bu müjde “kayıtsız şartsız bir müjde” değildir! Yani onlara “şu an içinde bulunduğunuz güzel durumu devam ettirdiğiniz yani durumunuzu değiştirmediğiniz sürece cennetliksiniz” denilmiş olmaktadır. Benzer bir durumu Meryem validemizin üstün vasıflarının anlatıldığı şu ayetlerde görmekteyiz.

“Bir gün melekler şöyle dedi: Meryem! Allah seni seçti, seni arındırdı ve seni bu çağın kadınlarından üstün kıldı.

Bak Meryem! Rabbine içten boyun ey. Secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” (Âl-i İmrân, 42-43)

Görüldüğü gibi Allah Teala Meryem validemizi seçkin ve tertemiz bir kul yaptığını ve diğer kadınlardan üstün kıldığını bildirdikten sonra ona Rabbine boyun eğmesini, secdeye kapanmasını ve rükû edenlerle birlikte rükû etmesini emretmiştir. Yani bu üstün vasıflarının devam etmesinin bu emirleri yerine getirmesine bağlı olduğunu bildirmiştir.

Bu açıdan Peygamberimizin, sahabeden bazılarını cennetle müjdelemesi, onların cennete girme garantileri olarak değil, iyi durumlarını değiştirmedikleri müddetçe Allah’ın izni ile cennetlik olacaklarının bir müjdesidir. Bu müjde sadece onlar için değil; iman etmiş ve amel-i salih işlemiş her müslüman için de geçerlidir. Şu ayet bunu açık bir şekilde göstermektedir:

“İnanan ve iyi işler yapanlar yaratılmışların en hayırlılarıdır. Rableri katında onlara verilecek karşılık, içinden ırmaklar akan kalıcı bahçelerdir/cennetlerdir. Sürekli kalmak üzere oraya gireceklerdir. Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, Rabbinden çekinen kimseler içindir.” (Beyyine, 98/7-8)

SORU:
İstihare hakkında bilgi verir misiniz? İstihare duası ve namazı var mıdır? İstihareden sonra görülen rüya ile amel edilir mi?

CEVAP:

İstihare; “yapılması düşünülen bir işin, Allah katında hayırlı olan şekliyle gerçekleşmesini istemek” demektir. İstihare yani hayırlı olanı isteme, bir duadır. Nasıl dua edileceğini Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de bize öğretmiş, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bunu uygulayarak bizlere örnek olmuştur:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153)

Câbir radıyallahu anh’ın şöyle dediği nakledilmiştir:

“Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bütün işlerinde, Kur’an’dan sûre öğretir gibi istihareyi de öğreterek şöyle derdi: “Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât nafile namaz kılsın ve şöyle desin:

“Allah’ım! Senden, senin ilim ve kudretinden hayır beklerim. Senin büyük lütfundan talep ederim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allah’ım! Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırdan memnun kıl.” (Buharî, Teheccüd, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; İbn Mace, İkâme, 188; Ahmed b. Hanbel, 3/344)

Maliki fakihlerinden İbnu’l-Hâc el-Abderî, istiharenin bundan ibaret olduğunu, ayrıca bir işaret almak amacıyla kişinin veya bir başkasının onun adına rüya görmek üzere uyumasının, gün ve kişi adlarından uğur çıkarma gibi davranışlara başvurmasının bid’at olduğunu belirtir. (Salim Öğüt, “İstihâre”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2001, cilt: 23, sayfa: 334.)

Rüyada beyaz veya yeşil renk görmenin hayra; siyah veya kırmızı görmenin ise şerre yorulmasının herhangi bir dini dayanağı bulunmamaktadır. Çünkü istihare / hayırlı olanı isteme; bir duadan ibarettir, rüya ile hiçbir ilgisi yoktur.

İstihare kişisel bir olaydır. Kişinin gerekli bütün çabayı gösterip araştırma ve istişarelerini tamamladıktan sonra hakkında hayırlısını takdir etmesi için Allah’a dua etmesinden ibarettir. Kişi, bunun sonucunda yine serbesttir. Dilerse yapar dilerse yapmaz. İstiharenin kesin bir bağlayıcılığı yoktur.

İSTİHÂRE DUASI

 

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلاَ أَقْدِرُ وَتَعْلَمُ وَلاَ أَعْلَمُ وَأَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ، اللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الأمْرَ خَيْرٌ لِي فِي دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي أَوْ عَاجِلِ أَمْرِي وَآجِلِهِ فَاقْدُرْهُ لِي وَيَسِّرْهُ لِي ثُمَّ بَارِكْ لِي فِيهِ، وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الأمْرَ شَرٌّ لِي فِي دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي أَوْ فِي عَاجِلِ أَمْرِي وَآجِلِهِ فَاصْرِفْهُ عَنِّي وَاصْرِفْنِي عَنْهُ، وَاقْدُرْ لِي الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ ثُمَّ رَضِّنِي بِهِ

OKUNUŞU: “Allâhümme innî estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es’elüke min fadlike’l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemu ve lâ a’lemu ve ente allâmu’l-ğuyûb. Allâhümme in künte ta’lemu enne hâze’l-emra hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ev ‘âcili emri ve âcilihî fakdurhu lî ve yessirhu lî sümme bârik lî fîhi. Ve in künte ta’lemu enne hâze’l-emra şerrun lî fî dînî ve maâşî ve âkıbeti emrî ev ‘âcili emri ve âcilihî fasrifhu annî vasrifnî anhu vakdur lî el-hayra haysü kâne. Sümme raddınî bihî.”

ANLAMI: “Allah’ım! Senden, senin ilim ve kudretinden hayır beklerim. Senin büyük lütfundan talep ederim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allah’ım! Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırdan memnun kıl.”  (Buharî, Teheccüd, 25, Deavât, 49, Tevhid, 10; İbn Mace, İkâme, 188; Ahmed b. Hanbel, 3/344)

« Son Düzenleme: 28 Eylül, 2019, 19:30:59 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #187 : 20 Ekim, 2019, 18:27:26 ÖS »

ARKADAŞ PEYGAMBER

Kur’an’da peygamber isimlerinin “İbrahim”, “Musa”, “Nuh” “Muhammed” şeklinde “mahalleden arkadaşıymış gibi” alabildiğine tek ve yalın kullanılması öteden beri çok dikkatimi çekmiştir. Bu konuda nicedir bir şey yazmak istiyordum…
Acaba bu tür isimler Kur’an’da neden yalın geçiyor?
Ben bunun bilinçli bir kullanım ve mesaj olduğunu düşünmekteyim.
Oysa dini kültürümüzde bunun tam tersi bir durum var. “Mazhar-i mevcudât, seyyid-i kâinât, server-i fahr-i âlem” vb. bir dizi ünvan ve lakaplar sıralanmadan ve özellikle de “sallallahu aleyhi ve sellem” (s.a.v) demeden peygamber ismini anmak saygısızlık sayılıyor.
Halbuki bu türden abartılı ifadeler Bizans ve Sasani imparatorluk geleneğinin modasıydı. Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarına da olduğu gibi geçti. Padişahların ve sultanların adı “Halife-i rûy-i zemin, devletlû, haşmetlû, azametlû padişahımız efendimiz hazretleri…” vs. denilmeden telaffuz edilemezdi.
Keza Yahudi dini kültüründe de örneğin “Davut” diyemezsiniz; “Davut ameleh” demek zorundasınızdır. Aksi halde hakaret damgası yersiniz.
Şii kültüründe de masum imamların adı anılınca üstelik ayağa kalkarak salavât getirmek zorundasınız. Aksi halde imamlara hakaretten dava açılabilir.
Tasavvufta da velilerin ismi anılınca “kaddasellahu sırruhu” diyeceksiniz. Aksi halde çarpılabilirsiniz.
Bir arkadaşım şöyle espiri yapmıştı: Senin ismin sıradan duruyor. Şöyle dini karizma sağlayacak bir isim bulmamız lazım: Hoca Muhyiddin İbn Muammer el-İhsani el-Kayserî gibi… Aman kalsın, meraklısına ver onlardan demiştim. (Dedemin adı Hoca Muhyiddin, babamın adı Muammer)
Dikkat ederseniz büyüklüğü ve erdemi böyle cafcaflı ve tumturaklı isim, ünvan ve imajlarda arayanlar, kendilerine doğrudan isimleriyle hitap edilmesine bozulurlar.
Oysa Kur’an, kendi peygamberlerinin isimlerini anarken çarpıcı bir yalınlıkla “İbrahim, Musa, Süleyman, Davut, Nuh, Muhammed” vb. şeklinde anarak, işbu cafcaflı ve tumturaklı unvan ve imaj edebiyatını dümdüz ediyor!
Kur’an’da “Muhammed” ismi dört yerde geçiyor. Dördünde de onun elçi (resül) olduğu vurgulanıyor. Daha bir çok yerde haber getiren (nebi), elçi (resul), arkadaşınız (sahibikum), o (huve), onunla birlikte olanlar (meahu), sen (ente), kulunu (abdihi) diye bahsediliyor. Diğer peygamberlerden de kardeşleri (ehakum) şeklinde bahsedildiğini görüyoruz. Hepsini birden anmak gerektiği yerde de elçilere selam olsun (selâmun ale’l-mürselîn) deniyor.
Kur’an’ın hiçbir yerinde “Muhammed” ismi geçtiğinde özel bir hitap, unvan ve lakap zikredilmediğini görüyoruz. Sadece Resulullah (Allah’ın elçisi) şeklinde hatırlatma yapılıyor. Peygamberimizin tabiri caizse “resmi” adı ve ünvanı kelime-i şehadette geçtiği gibi “Âllah’ın kulu ve elçisi”dir. Bu bile mesajla yüklüdür.
***
Peki dini kültürümüzde çok yaygın olan “salavât getirmek” nereden geliyor? Yani peygamberimizin ismi anıldığında “sallallahu aleyhi ve’ssellem” demek zorunda olmak…
Bunun Kur’an’da emredildiğini söylüyorlar.
Madem öyle biz de “Dur hele” diyelim ve buraya bir mim koyalım. Çünkü bunun Müslüman milletlerce üretilmiş tarihsel bir “örf” olduğunu söylemek başka, “Kur’an’da Allah böyle emrediyor” demek başkadır…
Kanımca “salavât ayeti” diye bilinen ayetin doğru çevirisi şöyledir:
“Hiç kuşkusuz Allah ve melekleri peygamberi destekliyor. Ey iman edenler! Siz de onu içtenlikle destekleyin.” (Ahzap; 33/56).
Bu ayeti şöyle anlıyorlar: Allah ve melekleri peygambere salavât getiriyor, ey iman edenler siz de salavât getirin…
Bu anlayışa göre sanki Allah melekleriyle halka oluşturmuş, tarikat meclislerindeki “hatm-i hacegân” veya teravih namazlarındaki salavâtlar gibi “Allahümme salli ala..” diye salavât getiriyor! Ve bizim de öyle yapmamızı istiyor, öyle mi?
Burada “salavât getirmek” veya “salâtu selâm okumak” şeklinde bir dizi seremonik (törensel, önceden belirlenmiş) ifadelerin anlaşıldığını, ayette geçen “salât” kelimesinin esaslı bir anlam kaymasına uğradığını görüyoruz.
Bakın nasıl.
***
“Salât” kelimesi insan için kullanıldığında “ateşe odun atmak” fiilinden gelir. Bu ise bir destekleme eylemidir. Ateş sönmesin, ocak tütsün diye ateşe odun veya kömür atarsınız, böylece ateşi desteklemiş olursunuz. “Salât”ı kime yapıyorsanız onu destekliyor veya desteğini istiyorsunuz demektir. Allah’a salât etmek yani dua edip namaz kılmak onun desteğini ve yardımını talep etmek demektir. Nitekim “Allah’tan sabır ve salât ile yardım isteyin” (2/152) ayeti bunu gösterir. Keza “Kıpkızıl bir ateşe salât edilecek (atılacak)” -seyeslâ naren zate lehebin- (111/3) ayetinde de bu manadadır.
Bu kökten türeyen kelimelerde de bu mananın olduğunu görüyoruz: Ateşte yanmak, ateşe maruz kalmak (sallâ), bir şeyi yakmak için ateşte bırakmak (tasliyeh), ateşte ısınmak (ıstılâ), ateşte yanma, ateşte kalma (es-sıllî), destek isteme yeri, namaz yeri, seccade (musallî), atın yarışta kazananı desteklercesine ardınca gitmesi (tasliyete’l-feres), destek talebi, yardım isteği, dua etmek (tasliye) kelimeleri bu köktendir…
Görüldüğü gibi salavât birine destek veya birinden destek ve yardım isteme manasında kullanılmaktadır. Zamanla Allah’ın sevdiği kullarını desteklemesinden mülhem olarak Müslümanların İbrahim ve Muhammed gibi peygamberleri desteklediklerini, yollarında yürüdüklerini ifade için kullanılır olmuştur.
Kelime kökünden hareketle Allah’ın ve meleklerin nebiye salât etmesi ve bizim de öyle yapmamızın istenmesi şu demek oluyor: Ey iman edenler! Peygamberin tutuşturduğu iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet ateşinin sönmemesi için onu destekleyin. Destekleyin ki daha bir gür yansın. Alev alev yükselsin. Bunun için onun getirdiği dini yaşayın ve yaşatın. Kendi çağınıza, mekanınıza ve zamanınıza taşıyın ki onu desteklemiş (ona salât etmiş) olasınız. Aksi halde bu ocak söner. Allah ve melekleri bunun sönmemesini istiyor ve onu destekliyor; siz de öyle yapın…
Kanımca ayette bizden istenen de budur.
“Muhammed” ismi her geçtiğinde “salavât getirmek” diye tabir ettiğimiz, önceden belirlenmiş bir takım Arapça ezberleri otomatikman tekrar edip durmakla alakası olmadığı kanaatindeyim.
Ayeti “otomatik salavât” emri olarak anlayanların çoğu bile (Şafiî hariç) namazda teşehhüd oturuşundaki salavâtı okumanın müstahap olduğunu, okumayanın namazını iade etmesinin gerekmeyeceğini söylerler. Yine ayeti böyle anlayanlar arasında bile, “Muhammed” isminin geçtiği her yerde otomatik salavâtın vacip olduğunu söyleyenler olduğu gibi, defalarca geçse bile bir defanın yeterli olacağını, hatta ömürde bir defanın bile yeterli olacağını söyleyenler vardır. (Kurtubi, Razi).
Fakat ben salât etmeyi böyle anlamamaktayım. Anlasaydım bile ömürde bir defa salavât getirmenin veya yazıyla (s.a.v) yazmanın yeterli olacağı görüşünü tercih ederdim.
Demek ki “salavât getirmek” dini bir vecibe değil; Müslümanların ürettiği bir kültür… Hem edebiyat, hem musiki değeri var, doğru… Söylenişi gayet güzel, doğru… Itri’nin camilerde söylenen salavât bestesi dini müzik açısından da son derece orijinal, tamam…
Camilerde kitle halinde söylenmesi çocukluğumdan beridir çok hoşuma gider. İran’da buna benzer salavât bestesi dinlemiştim. Onlar da kitle halinde söylüyorlardı ve sonunda özellikle “Al-i Muhammed” vurgusu yapıyorlardı. Hatta bizdekinden güfte ve beste olarak daha etkileyiciydi ve kulağa hoş geliyordu.
Ama bunlar sonuçta üretilmiş kültür ve örftürler. Hatta Müslüman duyarlılığın edebiyat ve musiki yaratıcılığıdır, yeniliktir. Kanımca Mevlid de öyledir. Hatta yenileri bestelenmeli ve yapılmalıdır. Ben bunlara karşı değilim…
Benim itirazım “otomatik salavâtın” Kur’an’ın bir emri olduğu iddiasıdır. Hadi kimileri de öyle anlıyor diyelim -ki farklı anlayışlar zenginliktir- ona da saygılıyım. Fakat böyle anlamayanların sanki Kur’an’ın bir emri inkar ediliyormuş, peygambere saygısızlık ve küstahlık yapılıyormuş gibi yaftalanmasına, hele de “salavât terörüne” varan üste çıkmalarla “O senin mahalle arkadaşın mı? Hadi çabuk salavat getir bakim, görecem!” pozlarına girilmesine dur diyorum.
Allah’ın resulünün saygınlığını koruma hassasiyetine bütün kalbimle katılırım. Hatta bu hassasiyetin kaybolmamasını içtenlikle dilerim. Fakat bu biraz hassasiyet değil; hassasiyet gösterisi oluyor. Böyle yapmakla Allah’ın resulünü yakınımıza getirmiyoruz, iyi düşünürseniz uzaklaştırıyoruz…
Demek ki toplumun yaygın, makul ve genel kıyafetinden ayrıca ve özel bir din adamı kıyafeti olamayacağı gibi, ayrıca ve özel bir din adamı dili de olamaz. Çünkü din dili diye bir meslek dili yoktur. Çünkü din bir meslek değildir. Bu nedenle de din dilinin yaşayan dille bütünleşmesi; araziye çıkması, sokağa inmesi, saray ve molla dili olmaktan kurtulması, eski çağlar söylemi olmaktan çıkması, ağdalı ifadelerden arınması, alabildiğine sadeleşmesi, ulaşılamaz ve yakınımıza gelemez halden kurtulması gerekmektedir.
***
Yukarıdaki ayette geçen salât etmekten ayrı olarak “selâm” etmek, söz konusu desteği (salâtı) içtenlikle yapmak veya Türkçe’de kullandığımız o bildiğimiz selam etmektir. Örneğin sevdiğimiz ve saydığımız birinden bahsederken cümle arasında “Ki kendisini burada saygıyla anıyorum ve selamlarımı gönderiyorum.” vs. deriz. Ve bunu otomatik olarak her defasında yapmayız, yeri gelir söyleriz. Söylenmediği zamanda kimse “Niye söylemiyor saygısıza bak” demez. Peygamberin ismi geçtiğinde de olması gereken budur. Kur’an’daki kullanım da böyledir, yeri gelir peygamberine selam gönderir. Fakat bu otomatiğe bağlanmış değildir. Doğal olan bu değil mi?
Bahis konusu ayet hicri altıncı yılda nazil olan Ahzap suresinde geçer. Ahzap suresi bu açıdan ilginçtir. Peygamberin evlatlığı, eşleri, ehl-i beytinin kim olduğu, onlara nasıl bakılması gerektiği konuları işlenir. Bu cümleden olarak söz peygambere getirilir ve “Allah ve melekleri onu destekliyor, siz de destekleyin” yani onun yanında olun, onunla beraber hareket edin, şanını şerefini koruyun, evlatlığı, eşleri vs. ile ilişkileri hakkında kötü şeyler aklınıza gelmesin, o üzerinize titreyen, çok müşfik, sevgi ve merhametle dopdolu can yoldaşınız, arkadaşınız denmek istenir…
Peki, peygamberimizin arkadaşları (sahabeler) ona nasıl “salât” etmişlerdir? Yani onu nasıl desteklemişlerdir?
İsmi anıldığında salavât çekerek mi?
Yoksa onu malıyla ve canıyla destekleyerek, onun yanında yer alarak, getirdiklerini uygulayarak, savaş meydanlarında omuz omuza savaşarak, vuruşarak mı?
Peygambere “salât” etmenin ne demek olduğunu, en iyi, savaş meydanında etrafında etten duvar örerek koruyan genç sahabeler veya süikast yapılacağını bile bile yatağına yatan “Ali” veya Taif’den taşlanarak kovulduğu sırada önüne atlayarak taşlar ona değmesin diye kafası gözü yarılan “Zeyd” açıklar.
Çünkü onlar peygamberle birlikte vuruşanlardır. Hepsi yan yana, omuz omuza ona “arkadaş” (sahebe) olmuşlardır. Yani onlar sırtlarını peygambere, peygamber de onlara dayamıştır. Aralarında sarsılmaz bir güven, dostluk ve kardeşlik oluşmuştur.
Kur’an bu durumu şöyle açıklar: Sevgi ve merhamet yumağı haline gelenler (ve tavasav bi’r-rahme). Bu tabir bir de asr suresinde “hakk” ve “sabr” eklenerek kullanılır: Hak ve adalet için omuz omuza verenler (ve tavasav bi’l-hakk), dertleri ve acıları paylaşanlar (ve tavasav bi’s-sabr)…
Bütün bunlarda ortak olan arka çıkmak, omuz vermek, elbirlik olmak yani desteklemek, yanında yer almaktır
Ayette Cenab-ı Hakk’ın bizden istediği budur. Çünkü kendisi de melekleriyle birlikte peygamberine öyle yapmaktadır. Yoksa Allah melekleriyle birlikte oturmuş da bizim yaptığımız gibi salavât çekiyor değildir.
***
Peki, Peygamber öleli on dört asır olduğuna göre ona “salât etmek” bugün ne anlama geliyor?
Mabetleri Itri’nin salât-ı münciyesi ile çınlatmak mı? Ki o mabetlerin arka sokaklarında kızlar diri diri gömülür, insanlar birbirini aldatır, yalan, dolan, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, yoksulluk, açlık, zina, fuhuş uyyuka çıkar.
Ezan-ı Muhammedi’nin susmaması ve böylece “Muhammed” isminin semalarda inlemesi mi? Ki o semaların altında insanlar da zulümden inler.
Bu durumda Muhammed’e salat etmek yani destek vermek ne demektir?
Şu demektir: Yalanı, dolanı, haksızlığı, hırsızlığı, yolsuzluğu, yoksulluğu, açlığı, baskıyı, zorbalığı velhasıl bütün bir zulmü ortadan kaldırmak için meydana atılmak, gerçek ve adalet (hakk) uğruna savaşmak, vuruşmak… Bu uğurda gelen belalara göğüs germek, direnmek, dertleri ve acıları paylaşmak (sabr)… sevgi ve merhamet (rahmet) yumağı haline gelmek… Bunları yapanlara arka çıkmak, onlara arkadaş ve yoldaş olmak, elele vermek, omuz omuza mücadele etmek…
Allah, melekleriyle tıpkı peygambere yaptığı “salât” gibi, bunları yapanlara da “salât” edeceğini; destekleyeceğini, yardım edeceğini ve yanlarında olacağını söylüyor. Hakkı, sabrı ve rahmeti tavsiyeleşmek de, bunu yapanlara Allah’ın melekleriyle birlikte “salât” etmesi de bu olmak icap eder.
Aksi halde, biliniz ki, “Kim bana şu kadar salavât getirirse bu kadar günahı affolur” türünden hadislerin aslı yoktur, uydurmadır. Günahları affettirmenin yolu yaptığı kötülükten dünyadayken dönüş yapmak (tövbe), helallik dilemek ve onu bir daha yapmamaktır. Bunu yapmadıkça insanlara haksızlık yapanlara ve yeryüzünde zorbalık yapanlara (Şura; 42) isterseler yüz bin salavât çeksinler af yolu kapalıdır. Dikkat edin! Sadece Müslümanlara değil; “insanlara” zulmedenlere ve sadece Ortadoğu’da değil; “yeryüzünde” zorbalık yapanlara…
***
Ali Şeriati’yi ilk okuduğumuz yıllarda peygamber ve sahabe isimlerinden (Kur’an’ın uslübuna paralel) Muhammed, Musa, İbrahim, Ali, Ömer, Ebubekir, Zeyd vs. diyerek konuşmasını çok yadırgar ve öğrenci evlerinde “Mahalleden arkadaşı gibi konuşuyor, bu adam Müslüman mı?” tartışması yapardık. Onun sade, yaşayan, çağa dönük dinamik dili, bizim zihinlerimizi sarmış ağdalı tapınak ve vaiz diline çok yabancı gelirdi.
Sonradan anladım ki asıl onun yaptığı doğru. Kur’an’ın bu hususta vermek istediği mesajı bütün riskleri göze alarak asıl o sürdürüyor.
Dini kitaplara bakın başta peygamber isimleri olmak üzere “mübarek” şahısların ismi, hazretleri (Hz.), sallallahu aleyhi ve’ssellem (s.a.v), radıyallahu anha (r.a), kaddasallahu ve sirruhu (k.s) ifadelerinden geçilmez. Bunları okuyan birisi, kendisini ulaşamayacağı başka bir dünyaya; kutsi ruhlar, evliyalar alemine girmiş gibi hisseder ve sürekli acaba günah mı işliyorum endişesi taşır. Bir an evvel buradan çıkarak hayata, yaşama dönmek ister. Dönünce de “Oh be hayat varmış” duygusu taşır. Çünkü bu dil hayatın dili değildir. Anlaşılmaz ifadelerle örülü, kendine özgü Arapça dini terimler yığınından ibaret bir tapınak dilidir. O mesleği bilenlerce açıklanıp yorumlanması gerekir. Biliyorum, böyle söylememe “meslek erbabı” çok kızıyor. Hazırladığım meale “Ruhanilik kaybolmuş, Kur’an sanki sokağa sesleniyor gibi olmuş” diyorlar. Tam isabet! Notre Dema’nın Kamburu filmini seyrederken papazın “Peder, İncili tercüme edeceğiz, herkes anlayacak” teklifine öfkeyle “Hayır olmaz! o zaman ben ne olacağım.” Demesi gibi…
Bunların peygamberin bize arkadaş olmasıyla ne alakası var demeyin. Bilin ki iş buralardan başlayacak…
***
Önce din dili yaşamın dili olarak yeniden ifade edilecek. Yaşamın dilinden ayrı bir din dili olmadığı gösterilecek. Bize yakın ve sıcak gelen, yaşayan, canlı bir dil… Çünkü ilk doğduğunda öyleydi.
Peygamber, bize çok uzaklarda, örnek alınamayan, hiçbir zaman bize arkadaş olamayacak bir rüyalar, ruhaniler, mucizeler alemi figürü olmaktan çıkarılacak. Yanınızda yürüyen, evinize misafir olan, borç isteyen, düşmanı şehrin dışında mı karşılasak diye soran, bak bu iyi fikir hiç öyle düşünmemiştim diyen, nasıl gidiyor evlilik diye hal hatır soran, hoş geldin gözüm gel buyur otur diye yer gösteren “arkadaş” bir peygamber olacak.
Evet, arkadaş!
“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demişiz değil mi?
Neden?
Çünkü arkadaş olursa ancak örnek alabilirsiniz. Aksi halde “dini lider” veya “ruhani rehber” örnek alınmaz. Sırlı rüyaların beyazlar içindeki ruhani dedesi gibi size buhurlar içinden nazarla bakar ve kaybolur. Ona salavât getirilir, tesbih çekilir. Yanınızda yürüyen, yaşayan bir örnek olamaz. “Bu da bizim gibi çarşılarda yürüyor, yemek yiyor, su içiyor. Bu nasıl peygamber?” dersiniz. Onu hayatın içinde görürseniz salavât çektiğim bu muydu diye itiraz edersiniz. “Git, bana buhurlar içinde tekrar görün” dersiniz. Ali, Ahmet, Hasan diye anılırsa basbayağı bizden birisi olacağı için kabullenemezsiniz.
Bu nedenle şu an çıksa evinize veya işyerinize gelse “Ben Muhammed, merhaba” dese küstaha bak diye üzerine yürürsünüz.
Bu nedenle Ali Şeriati “Muhammed kimdir” diye kitap yazınca, din bekçisi kesilip yazarı hizaya sokma havasında ve gayet takva numunesi edasıyla “O senin mahalle arkadaşın mı?” diye zılgıt çekersiniz.
Bu nedenle “salavât çekmek” artık peygamberi bize arkadaş kılmıyor. Bizden uzaklaştırıyor. Öyle bir saygı anlayışı ki ismini anamıyorsunuz. Yanınızda, yörenizde göremiyorsunuz. İnsan arkadaşının ismini kırk türlü salavât seremonisi ile anar mı? Bir çırpıda ve direk ismini söyleyemiyorsanız arada resmiyet var demektir ve o sizin arkadaşınız olamaz. Arkadaşınız olamazsa örnek de olamaz.
Kaldı ki “Allah’ın Resulü” dışında bir isimle anılacaksa ona en yakışan ve tamamen gerçeğin ta kendisi olan ifade Muhammedu’l-Emin (Dürüst Muhammed) olabilir. Bundan daha büyük bir unvan ne olabilir? Zaten o önce bu olduğu için Allah’ın Resulü olmuştur: “Sana olan nimeti sayesinde Rabbin ile konuşuyorsun, cinlerle değil. Bu sana lütuf ve ikram dışında hak ettiğin bir karşılıktır. Çünkü senin muazzam bir ahlakın var; hiç kuşkusuz!” (Kalem; 68/2-4).
Bana sorarsanız Ali Şeriati’nin tarzı daha doğru. Hem uslup olarak Kur’an kullanımına uygun, hem de gayet sade bir dil. Hayattan kopuk, ağır ve ağdalı bir tapınak dili yaratmıyor. Peygamberleri ulaşılmaz, yaşanan hayatta karşılığı olmayan, kendileriyle “arkadaş” olunamayacak, uzaklarda piri fani varlıklar olarak resmetmiyor. Kendi hayatımıza, içimize, yanı başımıza getiriyor. Ben bu dili daha çok seviyorum.


« Son Düzenleme: 14 Kasım, 2019, 08:48:14 ÖÖ Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #188 : 14 Kasım, 2019, 08:48:28 ÖÖ »

Önce din dili yaşamın dili olarak yeniden ifade edilecek. Yaşamın dilinden ayrı bir din dili olmadığı gösterilecek. Bize yakın ve sıcak gelen, yaşayan, canlı bir dil… Çünkü ilk doğduğunda öyleydi.
Peygamber, bize çok uzaklarda, örnek alınamayan, hiçbir zaman bize arkadaş olamayacak bir rüyalar, ruhaniler, mucizeler alemi figürü olmaktan çıkarılacak. Yanınızda yürüyen, evinize misafir olan, borç isteyen, düşmanı şehrin dışında mı karşılasak diye soran, bak bu iyi fikir hiç öyle düşünmemiştim diyen, nasıl gidiyor evlilik diye hal hatır soran, hoş geldin gözüm gel buyur otur diye yer gösteren “arkadaş” bir peygamber olacak.
Evet, arkadaş!
“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demişiz değil mi?
Neden?
Çünkü arkadaş olursa ancak örnek alabilirsiniz. Aksi halde “dini lider” veya “ruhani rehber” örnek alınmaz. Sırlı rüyaların beyazlar içindeki ruhani dedesi gibi size buhurlar içinden nazarla bakar ve kaybolur. Ona salavât getirilir, tesbih çekilir. Yanınızda yürüyen, yaşayan bir örnek olamaz. “Bu da bizim gibi çarşılarda yürüyor, yemek yiyor, su içiyor. Bu nasıl peygamber?” dersiniz. Onu hayatın içinde görürseniz salavât çektiğim bu muydu diye itiraz edersiniz. “Git, bana buhurlar içinde tekrar görün” dersiniz. Ali, Ahmet, Hasan diye anılırsa basbayağı bizden birisi olacağı için kabullenemezsiniz.
Bu nedenle şu an çıksa evinize veya işyerinize gelse “Ben Muhammed, merhaba” dese küstaha bak diye üzerine yürürsünüz.
Bu nedenle Ali Şeriati “Muhammed kimdir” diye kitap yazınca, din bekçisi kesilip yazarı hizaya sokma havasında ve gayet takva numunesi edasıyla “O senin mahalle arkadaşın mı?” diye zılgıt çekersiniz.
Bu nedenle “salavât çekmek” artık peygamberi bize arkadaş kılmıyor. Bizden uzaklaştırıyor. Öyle bir saygı anlayışı ki ismini anamıyorsunuz. Yanınızda, yörenizde göremiyorsunuz. İnsan arkadaşının ismini kırk türlü salavât seremonisi ile anar mı? Bir çırpıda ve direk ismini söyleyemiyorsanız arada resmiyet var demektir ve o sizin arkadaşınız olamaz. Arkadaşınız olamazsa örnek de olamaz.
Kaldı ki “Allah’ın Resulü” dışında bir isimle anılacaksa ona en yakışan ve tamamen gerçeğin ta kendisi olan ifade Muhammedu’l-Emin (Dürüst Muhammed) olabilir. Bundan daha büyük bir unvan ne olabilir? Zaten o önce bu olduğu için Allah’ın Resulü olmuştur: “Sana olan nimeti sayesinde Rabbin ile konuşuyorsun, cinlerle değil. Bu sana lütuf ve ikram dışında hak ettiğin bir karşılıktır. Çünkü senin muazzam bir ahlakın var; hiç kuşkusuz!” (Kalem; 68/2-4).
Bana sorarsanız Ali Şeriati’nin tarzı daha doğru. Hem uslup olarak Kur’an kullanımına uygun, hem de gayet sade bir dil. Hayattan kopuk, ağır ve ağdalı bir tapınak dili yaratmıyor. Peygamberleri ulaşılmaz, yaşanan hayatta karşılığı olmayan, kendileriyle “arkadaş” olunamayacak, uzaklarda piri fani varlıklar olarak resmetmiyor. Kendi hayatımıza, içimize, yanı başımıza getiriyor. Ben bu dili daha çok seviyorum.
***
Ne yani peygambere “arkadaşımız” gözüyle mi bakacağız derseniz, “Evet, o sizin arkadaşınız” derim. Çünkü hem Kur’an, hem de kendisi öyle diyor.
Kur’an, onun için “arkadaş” kelimesini bizzat kullanır:
“Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.” (34/46), “Arkadaşınız yoldan çıkmış ve sapıtmış değildir.” (53/2), “Arkadaşınız bir mecnun değildir.” (81/22), “Arkadaşı ona ‘üzülme Allah bizimle beraberdir’ dediği zaman…” (9/40).
Onun öğrencileri, tebası, muridleri, hayranları, fan kulubü vs. değil; sahabeleri yani “arkadaşları” vardı. Veda hutbesinde de onlara böyle hitabetti: Ashabım! (Arkadaşlarım!)
Ne asil ve klas bir hitap!
Ne demek arkadaş? Arkanda duran, sırtını güvenle yasladığın demek…
Ne demek sahabe? Sohbet ettiğin, konuştuğun, dertleştiğin, hemhal olabildiğin demek…
Hep en iyi arkadaşın ne olduğunu annelerimiz öğretir diye düşünmüşümdür. Öyle ya eve gelince ilk “Karnın aç mı?” diye sorarlar. Bunu ancak senli benli olabildiğin gerçek bir arkadaş sorar, değil mi?
Böyle bir arkadaşınız olmasını istemez misiniz?
İşte peygamberin sahabeleriyle arkadaşlığı böyleydi.
Hangi fil dişi kulesine çekilmiş lider halkla dertleşir? Hangi şeyh muridlerini arkadaşı olarak görür? Hangi yıldız hayranlarının arasına karışır? Hangi din adamı kendini “avamla” aynı kefeye koyar? Hangi efendi meclisindekilere su dağıtır?
Bunları ancak etrafındakilerle “arkadaş” gözüyle bakan yapabilir.
Peygamberimiz kesinlikle böyle birisiydi. Yanındakileri, kendisiyle beraber olanları “arkadaşı” olarak görüyordu onun için onlara sahabe (arkadaş, derttaş, yoldaş) denildi.
Karşısında titreyen bir adama “Kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum ben ne titriyorsun be adam” dedi.
Yemen’den gelen Muaz bin Cebel yanına gelince secde edip eteklerine kapandı. Yakasından tutup kaldırdı ve sordu: “Ne yapıyorsun, bu yaptığın nedir?” Muaz “Ey Allah’ın Resulü, Yemen’de Yahudi ve Hristıyan alimlerinden gördüm. Birbirlerini böyle selamlıyorlar, peygamberlerin selamlaması böyleymiş” dedi. Şöyle cevap verdi: “Dik dur ve Allah’ın selamı, sevgisi ve merhameti (rahmeti) seninle olsun” de. Bizim selamlamamız budur, onlar peygamberlerine iftira atmış” dedi…
Kimseyi önünde eğdirmedi. Kimseye elini öptürmedi. Kendisi içeri girince kimseyi ayağa kaldırmadı. Sürekli “Ben de sizin gibi bir insanım” derdi. Peşinden gelenleri değil; yanında olanları hep “arkadaşları” olarak gördü. Nitekim Kur’an da öyle demiyor mu: “Muhammed ve onunla beraber olanlar (meahu)…”
Bu çok farklı bir ilişkidir. Patron-işçi, amir-memur, şeyh-murid, hoca-talebe, efendi-köle ilişkisine alışık olanlar bunu anlayamaz. Ve de gayet rahatsız olurlar.
Dünyada gerçek anlamda arkadaş gibisi var mıdır?
Karşısında dik durulmasını isteyen, gülenle gülen, ağlayanla ağlayan, arkadaşlarının üzerine titreyen, mazlumlar için meydana atılan, belaların içine dalan öksüz bir vicdana destek vermek… Onunla Allah’ın günlerini yaşamak, destanlar yazmak, tarih yapmak, davasını kendi davan, yolunu kendi yolun bilmek, ona arkadaş olmak, ekmeğini aşını onunla paylaşmak ve yeni bir dünya için onunla omuz omuza savaşmak, çarpışmak, vuruşmak…
Onun zamanında yaşasaydım benim için en büyük bahtiyarlık herhalde bu olurdu.
Siz siz olun peygamberi arkadaşınız gibi görün. Ben öyle görüyorum. İsmini arkadaşınızı anar gibi anın. Korkmayın kızmayacaktır.
Ve peygambere arkadaş olmak istiyorsanız, çevrenizde onun yaptığı gibi arkadaşlık destanları yazın. O zaman “yaşayan sahabe” olursunuz.
Bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş yanmışsın arkadaş
Doldurmaz boşluğunu ne ana ne kardaş
Bu en güzel bu en sıcak duygudur; arkadaş




SORU:
Yahudiler, Mâide Suresi 43-44. ayetlere göre Tevrat bozulmamıştır diye iddia ediyorlar, verecek cevap bulamıyoruz. Hâlbuki biz biliyoruz ki Tevrat'ın içinde peygamberler hakkında kabul edilemeyecek isnatlar var. Bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

CEVAP:
Mâide sûresinin 43 ve 44. ayetleri Tevrat’ın bir bütün olarak korunduğunu ifade etmez. İlgili ayetler şöyledir:

“Ellerinde Tevrat içinde de Allahın hükmü varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyor sonra da yüz çeviriyorlar? Bunlar inançlı kimseler değillerdir.

“Tevrat’ı biz indirdik. Onda bir hidayet ve bir nur vardır. Allah’a teslim olmuş nebîler, Yahudiler arasında onunla hüküm verirlerdi. Hocalar[1] ve âlimler de Allah’ın kitabından korunmuş olanla hükmederlerdi. Onlar bu hükme şahit idiler. Siz, insanlardan korkmayın; benden korkun. Ayetlerimi bir kaç akçeye değişmeyin. Her kim Allahın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse kâfirlerdendir.” (Mâide, 5/43-44)

Dikkat edilirse 43. ayette “içinde de Allah’ın hükmü varken”, 44. ayette de “onda bir hidayet ve nur vardır” buyurulmaktadır. Bunlar her ne kadar tahrif edilmiş olsa da Tevrat’ta hala bozulmamış hükümler bulunduğunu bildirmektedir. Benzer ifadeler 46. ayette İncil için de kullanılmaktadır. Fakat Kur’an için bir bütün olarak “o hidayet rehberidir”, “o bir nûrdur” buyurulmaktadır. (Bkz: Nisâ, 4/174; Mâide, 5/15) Bu ifadeler aynı değildir. Önceki kitapların tahrif edildiğini bildiren diğer ayetler bunu açıklamaktadır.

Allah Teâlâ da Yahudileri birçok ayette Tevrat’ı uygulamaya çağırmış ama onlar buna yanaşmamışlardır. Çünkü gerçek anlamda Tevrat’ı uygulasalar Kur’an’a ve Muhammed Aleyhisselâm’a iman etmeleri gerekirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulamadıkça bir temeliniz olmaz. And olsun ki Rabbinden sana indirilen, Kur’an, onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Öyleyse kâfirler için tasalanma.” (Mâide, 5/68)

Şu ayetler de gösteriyor ki onlar sadece Tevrat’a değil; bizim kitabımıza ve nebîmize ide nanmakla mükelleftirler. Aksi takdirde Allah onları hidayette kabul etmemektedir:

“Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız!” De ki: “Hayır, İbrahim‘in dosdoğru dininden olmak gerekir. O, müşriklere katılmamıştı.”

Şöyle deyin: “Biz Allah‘a inandık; bize indirilen her şeye; İbrahim‘e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa‘ya ve İsa‘ya verilene. Nebîlere Rablerinden ne verilmişse hepsine inandık. Hiç birini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz.”

Onlar da sizin inandığınız gibi inansalar yola gelmiş olurlar. Yüz çevirirlerse tam bir ayrılık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/135-137)

Kur’an-ı Kerim bugünkü Tevrat ve İncil üzerinde söz sahibidir ve bir ölçüttür. Eğer o kitaplardaki hükümler Kur’an’la uyuşursa biz onları alırız. Fakat Kur’ân’a aykırı ise almayız. Kur’an’ın diğer kitaplar üzerine hâkim olduğunu bildiren ayet şöyledir:

“Kendinde olanla öncekileri onaylayan ve koruma altına alan bu kitabı, sana hak olarak indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah zorlayıcı kanun koysaydı hepinizi tek bir ümmet yapardı.  Oysa verdiği hükümlerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için böyle yaptı. Artık hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, uyuşmazlığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” (Mâide, 5/48)
Kayıtlı
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 26840



Üyelik Bilgileri Site
Ynt: SORU -CEVAP
« Yanıtla #189 : 15 Kasım, 2019, 09:25:16 ÖÖ »

لَيْسَ  الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ إِنَّمَا الشَّدِيدُ  الَّذِي  يَمْلِكُ  نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ.   
               
“Sırtı yere gelmeyen gerçek pehlivan,güreşte rakiplerini yenen değil,öfkelendiği zaman nefsini yenendir. “

اِتَّقِ  اللهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وَ أَتْبِحِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةِ تَمْحُهَا,وَ خَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ
“Nerede olursan ol, Allah’tan kork ve o’na karşı saygılı ol! Günahın arkasından hemen iyilik yap ki onu siliversin. İnsanlarla muamelende güzel ahlaktan ayrılma!”
يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.
“Her kul, öldüğü hal (amel) üzere diriltilir.”
مَنْ دَلَّ علَى خَيْرٍ فَلَهُ مَثْلُ أَجْرِ فَاعِلِهِ .
“Hayırlı bir şeye (iyiliğe) öncülük eden kimseye o hayrı (iyiliği) yapanların ecri gibi sevap vardır.”
آيَةُ الْمُنَافِقِ تَلاَثٌ:إِذَا حَدّثَ كَذَبَ وإِذَا وَعدَ أَخْلَفَ  وَ إِذَا اؤْتُمِنَ  خَانَ .
“Münafığın alameti üçtür:Konuşunca yalan söyler; söz verince sözünden cayar ; kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.”
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَ يَدِهِ,وَ الْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللّهُ عَنْهُ.   
“Gerçek Müslüman, elinden dilinde Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakiki muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللهُ.
“İnsanlara merhamet etmeyene,Allah da merhamet etmez.”
اَيُؤْمِنُأحَدُكُمْحَتَّىيُحِبَّلأَِخِيهِمَايُحِبُّلِنَفْسِهِ.
“Sizden birisi kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe kamil manada iman etmiş sayılmaz”
اَلرَّجُلُ عَلَى دِينِ  خَالِيلِهِ, فَلْيَنْظُرْ اَحَدُكُمْ  مَنْ  يُخَالِلُ.
  “İnsan, arkadaşının dini üzerinedir.Öyleyse her biriniz kimlerle arkadaşlık kurduğuna dikkat etsin”
Kayıtlı
Sayfa: 1 ... 11 12 [13] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: