Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
31 Mart, 2020, 22:07:46 ÖS
45465 Mesaj 7105 Konu Gönderen: 569 Üye
Son üye: Umut
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
mustafa kaya  |  Genel  |  Medya'dan  |  Seçimden sonra maskeleri düştü ( Kurtuluş Tayiz ) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: Seçimden sonra maskeleri düştü ( Kurtuluş Tayiz )  (Okunma Sayısı 179 defa)
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 27027



Üyelik Bilgileri Site
Seçimden sonra maskeleri düştü ( Kurtuluş Tayiz )
« : 26 Nisan, 2019, 14:16:16 ÖS »

Seçimden sonra maskeleri düştü

Bu ülkeye en büyük kötülük, seçimin ertesinde daha önce konuştuklarının tam tersini yapmaya başlayan, maskesi düşen siyasetçilerden geldi, geliyor. Ekrem İmamoğlu, bunun maalesef en tipik örneklerinden biri.

31 Mart seçimlerine kadar “hoşgörü”, “kucaklayıcılık”, “özgürlük”, “farklı fikirlere tahammül” ve “demokrasi” laflarını dilinden düşürmeyen İmamoğlu’nun, seçimlerin ardından ilk işi gazetecileri susturmak için avukatlarını harekete geçirmesi oldu. Ekrem Bey’in avukatları, Ahmet Kekeç, Cemil Barlas, Erkan Tan, ben ve daha belki de bilemediğim birçok gazeteciyi susturmak için Basın Konseyi’ne şikayet etti. Anlaşılan Ekrem Bey, Basın Konseyi ile Yargı ile sosyal medyadaki (paralı veya parasız, ağırlıklı olarak FET֒cü hesapların destek verdiği) trol ordusuyla şimdiden gazetecileri susturma yollarını aramaya başladı. Daha seçim kampanyası sırasında medya patronlarının isimlerini vererek tehdit etmeye başladı. Doğrusunu isterseniz Kemal Kılıçdaroğlu bile bu konuda, gazetecilere karşı Ekrem Bey’den daha “tahammüllü” bir yerde duruyor.

Peki ne demişiz Ekrem Bey’e? Kendisini “haklı” olarak savunmak zorunda bırakacağımız hangi ağır sözleri sarf ettik? Küfür, hakaret, aşağılama, bel altı vurma var mı? Basın Konseyi’ne şikayette bulundukları şikayete esas konu şu: Ekrem Bey, 15 Temmuz hain FET֒cü darbe girişimi sırasında Brüksel’de ne için bulunuyordu? Burada FET֒nün darbe konseyinin ismi olan “Sulh” içerikli twitleri niçin atma gereği duymuştu? Bunları sormayalım mı?

Ha bir de yalana dayalı bir seçim kampanyası yürüttüğünü belirtmiştim. Bu sözler gerçekten ağır mı kaçtı bilmiyorum; ama herhalde şu örnek pek haksız olmadığımı gösteriyor; seçim öncesi Demirtaş’ı “bilmiyorum”, “tanımıyorum”, “ayy kim o?” ayaklarına yatarken, seçimlerin hemen ardından “Çok değerli bir siyaset ve ilim adamı, evrensel düzeyde bir şahsiyet, kaleme aldığı eserlere bayılıyorum, ne kadar beğendiğimi anlatamam” türünden sözleri ve demeçleri!

Genelleştirmek belki hata ama maalesef CHP siyaseti ve siyasetçileri, demokrasi ve özgürlükleri sadece kendileri için istiyor. Karşı taraf içinse CHP’nin önde gelen isimlerinden Gürsel Tekin’in ifade ettiği gibi “seçimlerin sabahında ‘yandaş medya’ya el koyacağız, yazarlarını da içeri tıkarız” türünden bir baskıdan, tasfiyeden başka bir görüşleri yok.

CHP ve HDP’nin burada ne kadar “demokrat”, “özgürlükçü” olduğunu anlatmaya satırlar yetmez. Uzatmaya da pek gerek yok. CHP’ye geçen belediyelerin hali ortada. Antalya’da 4 bin işçiyi kapının önüne koyup “bankamatik memurları” diyerek suçlayan ve işçi kıyımına bahane uyduran kendileri. İşçi kıyımları şu üç beş günde büyük boyutlara ulaştı bile. CHP, yarın bu ülkede iktidar olursa emin olun, Kılıçdaroğlu’nun da her fırsatta dış basına verdiği demeçlerde söylediği gibi “bu ülkede kimsenin can ve mal güvenliği” kalmaz.

Sevgi kelebeği kesilen, “şöyle barışalım kaynaşalım” lobisi yapanların (bu dili de AK Parti’yi içeriden bölüp parçalamak için uydurdular) azıcık da olsa CHP zorbalığının yarın hangi boyutlara ulaşacağını düşünmeleri gerekiyor. Siyasi tarihimizde şahit olmadığımız kıyıcılık CHP’nin başını çektiği muhalefetin -Allah korusun- bu ülkede iktidara gelmesiyle yaşanır. Bu söz konusu “kıyıcılık” FET֒nün 15 Temmuz gecesi sahneye fırlayan katilleriyle aynı kandan geliyor ve ruh ikizidirler. Bu gerçeği de kimse unutmasın!


Kurtuluş Tayiz




Muhalefetin açmayı zorladığı kapı


Tüm yazılar için tıklayınız
Bütün bu şahit olduğumuz siyasi çekişmenin, kavganın, gürültünün bir hedefi ve amacı var; CHP’nin başını çektiği muhalefet cephesi, devleti ve toplumu, AK Parti ve MHP’yi, doğrudan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı PKK/YPG ve HDP’yle ittifakın “demokratik bir hak olduğunu” kabule zorluyor.

Muhalefet, bu ittifak modelini 31 Mart’ta deneyip önemli bir yol almasına rağmen hâlâ bu ittifaka “meşruiyet” elbisesi giydirebilmiş değil. Çünkü geniş bir toplumsal ve siyasal cepheyi temsil eden “Cumhur ittifakı”, muhalefetin kurduğu bu ilişkiyi “demokratik bir hak” olarak gördüğünde ancak muhalefet arzuladığı “meşruiyeti” elde edebilir. Bu kilidi açmayı başarırlarsa diğer bütün kapılar da -bunu devletin bekası olarak da anlayabiliriz- önlerinde kendiliğinden tek tek açılacak.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’da katıldığı şehit cenazesinde saldırıya uğramasının ardından gerek dışarıdan gerek içeriden yöneltilen “nefret dili” suçlamalarının, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi hedef almasının amacı iktidar cephesinin, muhalefetin “demokratik bir hak olarak” gördüğü ittifaka karşı gösterdiği direnci kırmaktır. Muhalefet, PKK/YPG/HDP’yle kurduğu ilişki ve ittifakın “demokratik bir hak” olarak görülmesini, kabul edilmesini ve iktidarın mevcut siyasi dilini değiştirmesini dayatıyor.

CHP’li siyasetçilerden Saadet Partisi’ne, Abdullah Gül’den AK Parti içindeki muhalifleri temsilen Ahmet Davutoğlu’na ve tabii geniş bir medya kesimine kadar uzanan cephenin sarf ettiği eleştiri, suçlama, küfür ve hakaretin özü, hedefi, amacı, gayesi budur. Tüm laf kalabalığını aldığınızda, gürültü patırtıyı sadeleştirdiğinizde geriye muhalefet cephesinin bu ısrarlı talebinden başka bir şey kalmıyor.

Muhalefetin bu konudaki temel argümanı elbette terör örgütü PKK’yla ittifak biçiminde değil; PKK’nın siyasi uzantısı olarak HDP’nin yasal bir parti olduğunu, bununla kurulacak bir ilişkiyi de herkesin “meşru” görmesi ve kabul etmesini istiyorlar. En çok vurguladıkları argüman ise milyonlarca vatandaşın bu partiye oy vermesi.

Oysa durum bu kadar basit değil; evet, HDP yasal bir parti ama PKK’nın siyasi uzantısı gibi kendini konumlandırması ve terörle arasına mesafe koymaması nedeniyle toplumsal ve siyasi meşruiyeti diplerde sürünen bir parti. Kandil’in doğrudan yönettiği, yöneticilerini seçip milletvekili ve belediye başkanları listesini birinci elden oluşturduğu bir partiden bahsediyoruz. Yasal olarak evet yasal bir parti; ama demokratik değerler açısından kabul edilemez ve meşruiyeti Türk halkı nezdinde oturmamış bir parti.

Bundan dolayıdır ki muhalefet, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’yle kurduğu ilişkiyi kabul ettirmek için toplumun geneline ve iktidara dayatmalarını sürdürecek. Çünkü bu “stratejik” bir ilişki ve arkasında da ABD’nin başını çektiği Batı sistemi var. Muhalefet cephesi ve Batı, HDP üzerinden PKK ile YPG’yi Türkiye halkına “meşru” bir aktör olarak benimsetmek istiyor. Bu yapıları, Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP üzerinden ülke yönetimine ortak kılmaya çalışıyor. Bunun için de en büyük direnç noktası olan Erdoğan’ı sindirmek zorundalar. Her gün ayrı bir olay üzerinden Erdoğan’ın başının üstünde kıyametleri kopararak bunu kabul ettirmeye çalışacaklar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi başında koparılmak istenen fırtınanın farkında. Geri adım atmadığı gibi dünkü Meclis açılışında HDP Eşbaşkanı Pervin Buldan’ın konuşması sırasında dışarı çıkarak son derece önemli bir tavır sergiledi. Erdoğan’ın şu sözleri muhalefet cephesinin çıkardığı bütün gürültüyü bastıracak nitelikte: İstiklal Marşı’nı okumayanları, benim Mehmet’imi şehit edenleri, terörle omuz omuza verenleri dinleyelim mi ? ”




Kurtuluş Tayiz
« Son Düzenleme: 26 Nisan, 2019, 14:17:48 ÖS Gönderen: mustafakaya » Kayıtlı
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: