Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
26 Temmuz, 2021, 16:25:43 ÖS
46498 Mesaj 7497 Konu Gönderen: 570 Üye
Son üye: EmirKaya
Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt
mustafa kaya  |  Sizden  |  Beğendikleriniz  |  İslam, Mezhepsel Ayrılıkların Olduğu Bir Din Değildir 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] Aşağı git Yazdır
Gönderen Konu: İslam, Mezhepsel Ayrılıkların Olduğu Bir Din Değildir  (Okunma Sayısı 325 defa)
mustafakaya
Yönetici
şiir
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 28106



Üyelik Bilgileri Site
İslam, Mezhepsel Ayrılıkların Olduğu Bir Din Değildir
« : 23 Nisan, 2021, 20:01:58 ÖS »

İslam, Mezhepsel Ayrılıkların Olduğu Bir Din Değildir

Bilindiği gibi Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm dinleri içinde çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkmıştır ifadesi rastgele seçilmiş bir ifade değildir. Mezheplerin durumu tam da bunu ifade etmektedir. Çünkü söz konusu dinleri getiren peygamberlerin hayatlarında da beraberinde getirmiş oldukları kutsal kitaplarda da sonradan ortaya çıkan bu mezheplere atıf yoktur. Bu ise mezheplerin ilahi değil insani bir oluşum ve ayrım olduğunu göstermektedir. Mezhep, din değildir. Olsa olsa insanların içinde bulundukları şartlar üzerinden dini anlama şekli ya da biçimi olarak görülebilir. Ancak zaman içinde bazı kişi ve çevreler mezheplerini dinselleştirmiş ve kendi mezhebinden olmayanı kendi dininden olmayan gibi değerlendirmiştir. Maalesef günümüz dünyasında da bu çarpık anlayış aynı şekilde devam etmektedir.
Oysa herhangi bir mezhep ya da oluşumun İslam’a eşitlenmesi veya İslam’ın temsilcisi olarak kabul edilmesi söz konusu olmadığı gibi bunu yapmanın İslam’a verilecek en büyük zararlardan biri olduğu bilinmelidir: “Hz. Peygamber’in vefatına müteakip ortaya çıkan ve dini nitelik taşıyan bütün oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleridir. Bütünüyle beşeri olan bu tür oluşumların İslam’la özdeşleştirilmesi hem İslam’ın evrenselliğine, hem de insan gerçeğine aykırı olacaktır. Bu sebepten, İslam’ın ve İslam’ın anlaşılma biçimlerinin birbirinden ayrılması gerekmektedir…” (Hasan Onat, Türkiye’de Din Anlayışında Değişim Süreci, s. 155)
Kuran ayetlerinden kitap ehlinin de kendilerine gelen ve apaçık gerçekleri içeren Allah’ın ayetlerine rağmen kendi aralarında mezheplere ayrıldıkları ve gerçeği yalanladıkları görülmektedir. Şüphesiz bu ayetler ve uyarılar Müslümanlar benzer hataları tekrar etmesinler diyedir: Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz? (Âli İmran 71). Kitap Ehlinden olanlar, ancak kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra fırkalara ayrıldılar. (Beyyine 4). Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ‘kıskançlık ve hakka başkaldırma’ yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir. (Âli İmran 19)
Kuran’da hiçbir ayette olumlu manada mezheplerden bahsedilmemiştir. Aksine çeşitli ayetlerde Müslümanlara hiziplere (mezheplere) ayrılmamaları ve Allah’ın ilahi hükümlerine teslimiyet çatısı altında birleşmeleri emredilerek mezheplere ayrılmanın kişiyi dini konularda yanlışa sürükleyeceğine dikkat çekilmiştir.
Peygamberimizden çok sonraları ortaya çıkan mezhepler Kuran ayetleri tarafından ortaya konulan helal ve haramlara ilaveler yaparak dini anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz bir hale sokmuşlardır. Oysa Kuran ayetleri oldukça açık ve net anlatımlıdır. Yani dinin anlaşılmasında tek başına Kuran yeterlidir. Peygamberimizin de dini konularda Kuran’a tâbi olmuştur:
Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın. (Âli İmran 103). Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler; senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir. (En’am 159)
Kendi aralarından çıkan hizipler ihtilafa düştüler. Büyük bir günün tanıklığından ötürü vay o inkârcıların haline! (Meryem 37). Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür. (Rum 32)
Söz konusu bu ayetler Kuran’a göre mezheplerin nasıl değerlendirileceğini anlamada yeterlidir. Sünni, Şii, Alevi gibi ayrımlar insan ürünü ayrımlardır. İnanç ve uygulamalarının Kuran’a uygun olduğu oranda geçerlilikleri vardır. Bunun dışında dini bir yönleri bulunmamaktadır. Mezhep izlenilen yol manasına gelir. Oysa bir Müslüman’ın, Peygamberimizin yapmış olduğu gibi din adına izlemesi gereken tek yol vardır o da Kuran’dır. Bu yüzden araştırmadan incelemeden ve Kuran’a dayandırmadan din adına açıklama yapmaktan sakınmak gerekir. Ayetlerin ifadesiyle: Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, hepsi bundan sorumlu tutulacaktır. (İsra 36). Onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın doğruya ilettiği temiz akıl sahipleridir. (Zümer 18)
Kuran ayetleri incelendiğinde insanların dini buyrukları öğrenip uygulamaları için Kuran’ın okunup anlaşılması dışında yapılması gereken bir şey olmadığı açık bir şekilde görülmektedir. Geleneksel anlayışta ise herkesin bir mezhebe bağlı olması gerektiği iddia edilmekte, başka bir ifadeyle mukallit yani mezhep imamlarının yorumlarını taklit edip izlemek gerektiği şeklinde Kuran’a dayandırılması mümkün olmayan bir inancın dini bir gereklilikmiş gibi sunulduğu görülmektedir.
Oysa daha önce de ifade edildiği gibi mezhepler kendi içlerinde sadece dinin kişisel bir yorumu olabilir ve Kuran’a uydukları oranda dini anlamda geçerliliklerinden söz edilebilir. Mevcut mezhepler dine ilave ve eksiltmeler yaptıkları için açıkçası Allah’tan gelen dini hükümleri ihtiva eden Kuran ile mezheplerce ortaya konulmuş ve Kuran’dan çıkmayan anlayışlar ile şekillendirilmiş mezheplerin din anlayışlarını birbirinden ayırmak gerekir. Bu yüzden kişisel olarak dini buyruklara uyabilmek için bir mezhebe bağlı olunması gerekmediği gibi aksine dini özünden saptırdıkları noktalarda mezheplerden yüz çevrilmesi gerekir.
Ayetlerde inananların dini konularda sadece Kuran’dan sorumlu tutulacakları şu şekilde ifade edilir: Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız. (Zuhruf 44) Peygamberimiz Hz. Muhammed’in de onunla birlikte iman eden ilk dönem inananların da uyduğu bir mezhep yoktu.
Peygamberimiz dini konularda sadece insanlara iletmesi için kendisine vahyedilen Kuran ayetlerine uyuyordu: De ki: Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu, Rabbinizden gelen gönül gözleridir, doğruya kılavuzdur, iman eden bir toplum için rahmettir. (A’raf 203)
İslam tarihi boyunca ortaya çıkmış yetmiş civarı mezhep olduğu bilinmektedir. Günümüzde Ehli Sünnet mezhepleri olarak anılan dört büyük mezhebin yaygın olduğunu görüyoruz. Mezhepler, isimleri ile anıldıkları şahısların (Hanefi, Şafi, Malik, Hanbel) ve ardından gelen öğrencilerinin dini konulardaki görüşlerini temsil etmektedir. Söz konusu kişi ve öğrencilerinin dini görüşleri ise sadece Kuran’a dayalı olmayıp Peygamberimizce uygulanıp söylendiği rivayet edilen çeşitli söz ve davranışlara dayandırılmaktadır.
Söz konusu rivayetler ise kendi içinde oldukça çelişkili ve farklı olduğu için haliyle mezhep yorumcuları, kendi anlayış ve kabulleri doğrultusundaki rivayetleri benimsemiş ve mezheplerini bu görüşler üzerine bina etmişlerdir. Bu yüzden bir mezhebe göre haram olan bir şeyin diğerinde helal kabul edilmesi ya da birine göre doğru kabul edilen bir rivayetin diğerine göre yalanlanması kaçınılmaz olmuştur.
Mezhepler arasındaki farklılıkları ifade etmek için bir liste vermek bile yeterli olmayacaktır. Ciltlerce kitap ile ifade edilebilecek derecede farklı yorum ve izahların getirildiği mezhepler dini anlaşılmaz, çelişkili ve içinden çıkılmaz bir hale sokmuşlardır. Örneğin yenilmesi helal olan şeyler konusunda her mezhebin kendisine göre farklı bir mutfağı olduğunu görüyoruz. Oysa Kuran ayetleri nelerin yenilmesinin yasaklandığını açık bir şekilde bizlere bildirmektedir. Peki, ayetlerin açık bir şekilde ifade ettiği bir şeye nasıl olurda mezhepler çeşitli ilaveler getirebilmişlerdir? İşte bu nokta, dini konularda ortaya çıkan sayısız inanç ve uydurmanın nasıl hayat bulduğunun anlaşılması açısından önemlidir.
Peygamberimizin vefatını takiben halifelerin dini yalnız Kuran’a dayandırmak konusunda hassas bir tavır sergilediklerini ve bu anlayışı korumaya çalıştıklarını görüyoruz. Zamanla gerek siyasi gerekse çıkar hesapları doğrultusunda inananların dini konularda fitneye düştüklerini, çeşitli çevrelerin dini suistimal ettiklerini ve İslam dünyasının adeta bir kargaşaya sürüklendiğini görüyoruz.
Bu kargaşa ortamını fırsat bilen münafıkların dini özünden saptırmak için uydurmacılığı yaygınlaştırdıkları bunu yaparken de Kuran’a dayandırılması mümkün olmayan bu uydurmaları Peygamberimiz üzerinden kutsallaştırmaya çalıştıklarını görüyoruz. İşte mezhepler bu kargaşa ortamının ürünü olan çeşitli rivayetlerden hareketle ortaya çıkmışlar ve pek çok konuda dini gereklilikleri farklı rivayet ve yorumlara dayandırmışlardır.
Oysa dini konuda geçerli olan tek yasa vardır o da kural ve sınırları yüce Allah tarafından belirlenmiş olan Kuran’dır. Dolayısıyla din tektir ama insanların yorumları farklılık gösterebilmektedir. Her görüş ve yorum, Kuran’a uygun olduğu oranda doğru ve geçerli olur. İnsanların yorumları da mezheplerin görüşleri de din haline getirilemez. Mezhebini din edinen kişi ve grupların kendi mezhebinden olmayan Müslümanları din dışı saymaları ve mezhepsel ayrılıkların beraberinde getirdiği zulüm, çatışma ve savaşların ortaya çıkardığı mevcut tablo, mezhepsel farklılıkları kültürel bir zenginlik olmaktan çıkararak Müslümanları paramparça eden ve İslam’ın en temel değerlerini çiğneten bir hal almasına sebep olmuştur.
“Beşeri nitelik taşıyan bütün olgu ve oluşumlar tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkite açık olacağı için, dinin anlaşılma biçimlerinin her ne sebeple olursa olsun, din gibi mütalaa edilmesi, gelecekteki din anlayışının geçmişe göre şekillenmesi, İslam’ın evrenselliği ile bağdaşmayacaktır. Müslümanlar her zaman ve mekânda İslam’ı en iyi şekilde anlama ve yaşama imkânına sahiptir… Hz. Peygamber’in sağlığında ne siyasi ve itikâdî mezheplerden söz edebiliriz, ne de fıkhî-amelî mezheplerden. Mezhepler Hz. Peygamber’in vefatından çok sonraları teşekkül etmeye başlamıştır… Bir insan kim olursa olsun, hangi mezhebe mensup bulunursa bulunsun eğer Allah’a, Ahiret gününe, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kuran’a inanıyorsa Müslümandır. Her insan Müslüman olup olmayacağına kendi özgür iradesi ile karar verir. Mezhepler dinin anlaşılma biçimlerinden başka şey değildir; bir insanın Müslüman olması için mutlaka bir mezhebe bağlı olması da gerekmez.” (Hasan Onat, Türkiye’de Din Anlayışında Değişim Süreci, s. 155-157)
Allah’a teslim olup O’nun buyruklarına tabi olmak isteyen inananlar için tek formül din adına mezheplere değil yalnız ama yalnız Kuran’a uymalarıdır. Allah tarafından indirilen Kuran, din adına toplanıp yığılanlardan hayırlıdır: Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi. De ki: Allah’ın lütfuyla, O’nun rahmetiyle, sadece onunla sevinip ferahlasınlar! O, onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır. (Yunus 57-58)
Not: Bu yazı, Dr. Emre Dorman’ın “İslam Ne Değildir?” isimli kitabından alınmıştır.
Kayıtlı
Sayfa: [1] Yukarı git Yazdır 
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer: